Sanatın bir “iyi” veya “kötü” standardı var mıdır? Sanat bir anlam mı içermelidir? Ya da başka bir soru soralım: Sanat, kuralları ve mantığı reddedebilir mi?

Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı içinde, bu sorulara “evet” diyen bir grup ortaya çıktı: Dadaizm. Tarihler 1910’ların sonlarını gösterdiğinde, savaşın yaratmış olduğu anlamsızlığa, buhrana, burjuva değerlerine ve geleneklerine sanatsal bir tepki olarak doğdu. Bu radikal hareket, Zürih’teki Cabaret Voltaire’de canlanmaya başladı. Bugün sanat tarihinin en çığır açıcı sanat akımlarından biridir. Dadaizm’in ne olduğunu, neden bu sanat akımına gerek duyulduğunu ve sanat dünyasına nasıl bir miras bıraktığını keşfedeceğiz.

Dada İsminin Ortaya Çıkışı

“Dada”, rastgele sözlükten seçilen bir kelimeydi. “Oyuncak at, çocukça gevezelik” anlamına gelir. İsmin çağrışımından bile akımın doğasını; anlamsızlık, tesadüf ve saçmalıkla olan bağını kolayca algılayabiliriz. Dadaistler, yerleşik inanç ve değerlere meydan okuyarak, özellikle mantık ve rasyonalizmin yanı sıra burjuva değerlerini, geleneksel sanat anlayışını ve savaşın saçmalığını reddettiler.

Dadaistler için akıl ve düzen, insanlığı kötü sona götürüyordu; zengin değerlerini sahte ve boş buluyor, sanatın güzel ve anlamlı olması gerektiğini düşünmüyorlardı. Tüm bu sanat kalıplarını yıkarak “anti-sanat” fikrini benimsediler.

Dada’nın Sonu; Düzene Geri Dönüş

Birinci Dünya Savaşı’nda tek sorumlu taraf insanlar değil aynı zamanda makineler de sorumlu tutulmuştur Dada’cılara göre. Hugo Ball ve arkadaşları insanın makine yerine konulduğunu savunmuş, makinelerin asıl yok edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Onlara göre makine “ölüm” getirmektedir. Grosz, Heartfield, Hausmann ve Picabia gibi isimler eserlerinde makine parçacıklarını sıklıkla kullanmış, pankartlarında ise “Sanat öldü, Yaşasın Tatlin’in Yeni Makine Sanatı” sloganını kullanmışlardır. Bu sloganın metaforunda kendilerini “mühendis” konumunda görerek sanatçı rolüne arkalarını dönmüşlerdir. “Makineyi uyumsuz parçaların düzeni” olarak görmüşlerdir. “Merzbau”, “Çikolata Öğütücüsü” gibi Dada Akımının eserleri işlevselliğin, felsefenin ve eleştirinin yansımasıdır. 1922 yılına Dada hareketinde aşınmalar başlayarak etkisini büyük ölçüde kaybetmeye başlamıştır. Kendi oluşturduğu düzen ve konformist estetik anlayışından uzaklaşarak toplumsal düzene yavaşça geri dönmeye başlamıştır. 

Dadaizm Eserlerine Bakış

Sanatlarını; kolaj, fotomontaj, şiir, performans, heykel ve resim gibi alanlarda, kendi savundukları düşünceleri kapsamında ortaya koymuşlardır.

Marcel Duchamp, sanatın tanımını sorgulatacak şekilde sıradan eşyaları “hazır nesne” olarak sergiledi. Bunun en ilginç örneğini, pisuvarı alıp onu “Çeşme” olarak sergilemesiyle yaptı. Sanatın sadece göze hoş gelen bir şey olmadığını, bir fikir de olabileceğini bu hareketle göstermeye çalıştı.

Fotomontaj denilince aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Hannah Höch, dergi ve gazetelerden topladığı görseller ile toplumsal ve politik eleştiriler yaptığı eserler ortaya çıkarmıştır. 

Man Ray, fotoğrafçı ve film yapımcısı olarak Dada hareketine katılıp deneysel çalışmalar ve “rayogramlar” ortaya koydu.

Tristan Tzara, akımın en önemli teorisyenlerinden biridir. Şair olan Tzara, Dada manifestolarını yazmıştır. Şiirde rastgele kelime dizilimini savunarak geleneksel şiirin karşısında durmuştur.

Kurt Schwitters, “Merz” sanatının yaratıcısı olarak buluntu malzemelerle kolajlar yapmış ve enstalasyonlara dikkat çekmiştir.

Dadaizm, savaşın yıkımına ve mantıksızlığa karşı çıkan; aynı zamanda bir sanat akımı ve yaşam felsefesiydi. Sanatın güzel, provoke edici, sorgulayıcı ve en önemlisi saçma olabileceğini savundu. Dada’nın etkisi modern sanatta hâlâ sürmektedir.

Peki sizce sanatın kuralları olmalı mıydı?

Kaynakça:

Bir Cevap Yazın

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin