Hepimiz farklı sebeplerden dolayı çalışma ihtiyacı duyarız ve bu çalışma hayatı, zamanla yaşamımızın büyük bir parçası hâline gelir. Öyle ki günümüzün ortalama 9–10 saatini işe ayırarak geçiririz. Bu nedenle iş yaşamını günlük hayatımızdan ve kişiliğimizden ayrı bir yerde tutmak pek mümkün değil. Bu yüzden, en azından nötr hissettiğimiz — hatta ideal olarak mutlu olduğumuz — bir iş hayatına sahip olmak oldukça önemlidir. Sevmediğimiz, hatta nefret ettiğimiz bir işe sahip olmak, ister istemez iş dışındaki hayatımıza da etki eder.

Meslek ve kimlik arasındaki bağa biraz daha derinlemesine bakacak olursak, bu noktada mesleki kimlik kavramından söz etmek yerinde olur.
Mesleki kimlik, bireyin yaptığı işle özdeşleşmesi ve kendini o işle tanımlaması anlamına gelir. Bu kavramı psikolojideki sosyal kimlik kuramı ile de açıklayabiliriz. Sosyal kimlik kuramına göre bireyler, kendilerini din, milliyet, sosyal sınıf gibi gruplar üzerinden tanımlar. Bu çerçevede mesleğin de bireyin kimlik bileşenlerinden biri hâline gelmesi oldukça olağandır.
Peki, işe yüklediğimiz anlam nedir?
Viktor Frankl’ın “anlam arayışı” teorisine göre insanın temel motivasyonu, yaşamında anlam bulmaktır. Bu nedenle insanlar, işlerinden yalnızca geçim sağlamayı değil, aynı zamanda bir anlam üretmeyi de bekler. İş, sadece maddi bir kaynak değil; aynı zamanda “varoluşsal bir çapa” hâline gelebilir. Günümüze baktığımızda özellikle beyaz yaka çalışanlar arasında mesleki kimliğin ön planda olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. LinkedIn gibi profesyonel platformlarda ve sosyal medya mecralarında kişilerin meslek unvanlarını ve yaptıkları işi bir kimlik gibi sunmaları, bu eğilimi gözler önüne seriyor. Kişisel düzeyde düşündüğümüzde de bu iç içelik çok net ortaya çıkıyor. Özellikle işsiz kaldığımız dönemlerde “Ben kimim?” sorusunun zihnimizde yankı bulması, mesleğimizle kimliğimizi ne kadar özdeşleştirdiğimizin bir göstergesi olabilir. Benzer şekilde, yeni bir işe başladığımızda kendimizi o ortama göre yeniden tanımlama ihtiyacı duymamız ya da zaman zaman “Ben işim değilim!” deme ihtiyacımız, meslekle kimliğin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar.
Bu noktada toplumsal ve kültürel faktörler de büyük rol oynar.
Türkiye’de bazı mesleklerin yüksek statüyle özdeşleştirilmesi, bu mesleklerin aynı zamanda bireyin kimliğiyle de özdeşleşmesine yol açabiliyor. Örneğin; doktor, avukat, mühendis, öğretmen gibi meslekler sadece bir iş değil, aynı zamanda “saygın bir kimlik” gibi görülüyor. Bu durum, o meslek grubuna ait kişilerin toplumdaki konumunu güçlendirirken, bazen üzerlerinde belli bir davranış ve yaşam biçimi beklentisi de yaratıyor.
Oysa bu meslekler de diğer meslekler gibi birer roldür; kişinin bütününü temsil etmez. Kimliğimiz, yalnızca kartvizitimizde yazan unvandan ibaret değildir. Ancak toplumsal algı, çoğu zaman bu sınırı bulanıklaştırır. Bir insanın “kim” olduğundan çok “ne iş yaptığı” üzerinden tanımlanması, meslek kimliğinin bireysel kimliğin önüne geçmesine sebep olabilir.
Bazı mesleklerin kutsallaştırılması, diğerlerinin ise görmezden gelinmesi; bireylerin değer algısını ve dolayısıyla kimlik inşasını etkileyebilir. Bu durum, sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal hiyerarşi ve eşitlik anlayışında da izler bırakır.
Sorgulayalım👇🏼
- Kimliğimiz nerede başlıyor, mesleğimiz nerede bitiyor?
- Meslek kimliğimizi mi belirler, yoksa biz mi ona anlam yükleriz?
- İşimiz elimizden alınsa, kimliğimiz de eksilir mi?
- “İşten çıkınca çıkamamak” meselesi yalnızca zamanla mı ilgilidir, yoksa kimlikle mi?
Bu sorulara verdiğiniz cevaplar, mesleğinizi kimliğiniz olarak görüp görmediğinizi daha net ortaya koyabilir. Özellikle hayatınızda bir dönüm noktasındaysanız, bu sorulara içtenlikle ve dürüstlükle cevap vermek fazlasıyla anlamlı olabilir.







Bir Cevap Yazın