Derler ki, evrenin büyük sırrı şudur: Her son, kendi başlangıcının gölgesinde doğar.

Her şey zıddını doğurur çünkü; gece, gündüzü çağırır; ölüm, hayatı doğurur ve sonsuzluk, kendi içinde devinir. Her şey döner, her şey tekrar eder, her şey sonsuz bir döngü içindedir.

Hayat, hassas bir terazi üzerinde duran bir kum saatidir. Kaybedenler, kazananlar için vardır; ve kaybolanlar, varoluşunu sürdürenler için belirecektir.
İnsan bedeni, edebi bir uykuya daldığında ölür, çürür, toprağa karışır da; ruh, ebediyetin kapısında da yaşamaya devam eder. Kâinat bir çark, bizlerse o çarkın dişlileri arasında dönen ruhlardan ibaretiz. Kimimiz yükselir, kimimiz düşeriz; birimiz ağlarken bir diğerimiz güleriz. Çünkü mutluluk da mutsuzluk için vardır. Bir yerlerde mutlu birine rastlarsanız, biliniz ki başka bir yerlerde birileri mutlak surette mutsuz edilmiştir. Bu bir sarmaldır. Bu düzen; ot içinde, böcek içinde, pek tabii insan içinde özdeştir. Bazen kar topu olur, yağar; bazen çığ olup düşersiniz. Bazen gözyaşı olur, yakar; bazen mutluluktan dökülen bir yaş olur, akarsınız. Bazen de içiniz oyuk oyuk ezilir de karşınızdakinin kirpiği bile titreşmez.

İnsan da yaşam da böyledir; zıtlıklardan ibarettir. Güneş batmadan ay belirmez, ay gökyüzüne veda etmeyene dek de güneş açmaz. Güneş tutulmuşsa, nadir ve nadidedir.
İşte o vakit anlarız; gecenin incisiyle gündüzün ışığı, ender de olsa bir kavuşma gerçekleştirir. Tıpkı bu kalabalık dünyada, birbirini bulmayı başarmış iki ruh gibi… Vuslata ermiş iki ruh; iki ayrı bedende, yekvücut olmuş çelik bir zırhtır. Ancak o vakit bir hisseder, ancak o vakit bir yaşarlar ve en nihayetinde de yekvücut, ebediyete yol alırlar.
Yaşam son bulsa da bir gün, ebediyet son bulmaz.
Sevgilerimle
– Cazya







Bir Cevap Yazın