Yakın zamanda “hemen şurası” diye elimle gösterecek kadar yakın bir mesafeye, inanılmaz aksiliklerle dolu bir seyahat gerçekleştirdim. Uzun gece yolculukları atlattıktan sonra, yalnızca 200 kilometrelik bir mesafe için “Acelem yok, kahvaltıdan sonra çıkarım.” dediğime diyeceğime pişman olduğum bir gündü. Ancak bu silsile bana yarım bıraktığım bir kitabı bitirme şansı verdi.
Apartmanın otoparkından burnunu çıkarır çıkarmaz araba önce bir lastik uyarısı verdi. Semtimin sabık benzin istasyonundaki makine bozuktu; lastikte kalan havayı da kaçırdı ve üç benzinliği inik lastikle gezip sorunu çözdükten sonra Ankara’dan çıkabildim. Şehirden çıkar çıkmaz da yol kenarına kar leoparı gibi gizlenmiş bir seyyar radardan astronomik bir ceza yedim, iyice tadım kaçtı.
Tüm nursuzluğumla yola devam ederken, yolda hem mola olur hem de benzinliklerin birinden kahve nasılsa bulurum diye evden çıkarken termosa yatırım yapmamıştım. Tuz Gölü’nün yanından güneye inerken uğradığım zincir benzinliklerden ikisinde de kahve makinesi bozuktu. Sonuncu benzinlik ise gıda kodeksine bir başkaldırı niteliğindeydi. Motor yağıyla demlendiğinden şüphelendiğim, bulanık bir sıcak suyla burun buruna gelince buradan da eli boş ayrıldım. Ben ve çevrimdışı çalma listem, seyahatin kalanında festival filmlerine yaraşır bir arafta yol aldık.
Yargu’ya Dönüş

İç Anadolu’nun Avro başkenti Kapadokya’ya vardığımda, sanki Ankara’dan Tayland’a gitmiş kadar bezgin ve yorgundum. Her şey benim için bir şekilde ters gitmişti.
Turistik merkezin dışında, ışıl ışıl ve her nasılsa çıt çıkmayan bir mahalledeydim. Yazdan emanet bir gecede, kayalara oyulmuş bir otelin kitaplığında yeniden Yargu’yla karşılaştım. Yargu’yu aylar önce güç bela bulmuş, araya tez işleri girince tamamlayamamıştım. Latin dillerinin serendipity dediği bu “hoş tesadüfle” hikâyeyi bıraktığım yerde devraldım.
Sanıyorum erken Ortaçağ Anadolu’sunu konu alan bu kadar akıcı, çok az kitaba rastladım. Bildiğim diğer tek örnek Kemal Tahir’in Devlet Ana romanıydı.
Okuma keyfiyle tezat yaratacak ölçüde, Yargu romanını tedarik etmenin zor olduğunu da itiraf etmeliyim. Boykotsuz bir emektar kitap sitesinden güç bela bulup kargosunu beklerken siparişim iptal edilmişti. Vazgeçmedim, aradım taradım; en son geçen yaz Bilkent Kütüphanesi’nde bir kopyası olduğunu öğrendim. Ancak mezunlardan ödünç vermek için depozito olarak dolar (!) üzerinden istenen meblağ ile Yargu’yu matbaada bastırabilirdim.
Kitaba yeniden başlayınca anladım ki bunca zahmete değmiş ve kavuşmuşuz. Bugünkü İç Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçen roman, göçebe çadırına serilen halının renginden Konya sarayının eyvanlarına kadar hiçbir detayı atlamadan Selçuklu’nun Rum diyarını gözümün önüne getirdi. Anadolu Selçuklularının Moğol tahakkümü altında geçirdiği yüzyıla odaklanan dönemi vezirler, göçebeler, veliahtlar, âlimler, istilacıların gözünden teker teker okudum. Kısa bir araştırmayla öğrendim ki kitapta adı geçen karakterler, gerçekte 13. yüzyılın sonunda Anadolu’da yaşamışlar. Moğol devletinin Bağdat’tan Anadolu’ya yayılışının anıları, kitabın geçtiği dönemde hâlâ taze.
İsyan, istila ve şiddet kadar, her bir sayfada Makyavel’e getir götürünü yaptıracak türden bir “devlet aklı”, zapt edilen bu coğrafyada hayatta kalabilenlerin izleri var.
Yazarlardan birinin yönetmeni olduğu Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? filmini de Yargu’dan sonra izlemenizi tavsiye ediyorum.
2025’in bol toprak ağalı, şeyhli beyli, asgari 20 dakika müzik altı bakışmalı dönem dizilerine göre magazin draması düşük; özellikle üst üste binen kimlikler üzerine okura bırakılan ipuçlarıyla daha da keyifli hâle gelen bir Ortaçağ romanı Yargu. Hikâyenin tansiyonunu hiç düşürmeden ilerleyen, her yeni bölümde merak uyandıran bir ritmi var.
Anadolu Selçuklu döneminde “yüksek” dil Farsçaydı. Kitapta Farsça olduğunu tahmin edeceğiniz saray ve askerî elit etrafında gelişen diyaloglar dublaj niyetine günümüz Türkçesiyle verilirken, anadili Türkçe olan göçebelerin bölümlerinde çok rahat anlaşılan bir 13. yüzyıl Türkçesi “dinliyoruz”. Bu aşinalık, ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı’nın imparatorluk döneminde iyice zayıflayacak.
Selçuklu Sultanı’nın diplomatik bir hamle olarak Türkçe öğrenmesi ve göçebelerle konuşması etkileyici bir andı. Günümüz Türkçesiyle 13. yüzyıl Türkçesinin yan yana geldiği diyalogların kitabı daha da güzelleştirdiğini ve beyin jimnastiği yaptırdığını eklemek isterim.
Yargu, zor tedarik edilmesine rağmen, “Bulun ve mutlaka okuyun.” diyeceğim bir kitap. Okundukça “Daha fazla Türkçe Ortaçağ romanı yazılsa keşke.” dedirtiyor. Zorlayıcı bir yolculuğun tüm kalıntısını alıp götürdüğü için minnettarım ve kendisiyle birkaç kez yolum ayrılmasına rağmen gelip beni tam da hikâyenin geçtiği coğrafyada bulduğu için şanslı hissediyorum.







Bir Cevap Yazın