Uzman Psikolog Tuğana Akyürek ile iş hayatında kadın psikolojisi, cam tavan sendromu ve görünmez baskılar üzerine röportaj.

Tuğana Hanım, bugün iş dünyasının sadece rakamlardan ve başarı hikayelerinden ibaret olmadığını; madalyonun öteki yüzünde psikolojik bir savaş alanının olduğunu konuşacağız. Sizin bu derin meselelerdeki rehberliğinize geçmeden önce, okuyucularımızın sizi daha yakından tanımasını istiyoruz. Tuğana Akyürek kimdir? Kariyer yolculuğunuzda sizi iş hayatının ‘görünmeyen’ psikolojik dinamiklerini incelemeye ve bu alanda uzmanlaşmaya iten temel motivasyon neydi? Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? 

Ben Uzman Psikolog Tuğana Akyürek. Psikoloji lisans eğitimimin ardından İş ve Örgüt Psikolojisi alanında yüksek lisansımı tamamladım. Şu anda ise MBA programımda tez aşamasındayım. Bu iki alanı özellikle birlikte seçmemin nedeni, iş hayatını hem çalışan hem de yönetici perspektifinden anlayabilmekti.


Meslek hayatımda bireysel danışmanlıkların yanı sıra kurumlara yönelik eğitimler, seminerler ve danışmanlık süreçleri yürütüyorum. İş hayatı, ilişkiler, iletişim ve insan davranışları üzerine çalışıyorum.


Bunun yanında televizyon tarafında da aktif bir şekilde yer alıyorum. Kendi programımı yapıyorum ve birçok ulusal kanalda psikolog kimliğimle yorumcu olarak bulunuyorum. Gündeme dair konuları psikolojik açıdan değerlendirmek, toplumsal olaylara farklı bir perspektif sunmak benim işimin önemli bir parçası. Aynı zamanda yazılar yazıyor, farklı mecralarda içerik üretiyor ve psikolojiyi daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışıyorum.
Benim için psikoloji sadece anlatılan değil, hayatın içinde karşılık bulan bir alan.
Bu yüzden mesleğimi farklı platformlarda ifade etmeyi ve daha geniş kitlelere ulaştırmayı önemsiyorum.

“Imposter Sendromu” başarılı kadınların en büyük gölgesi haline mi geliyor? 

Imposter sendromu, yüzeyde bir “kendine güven eksikliği” gibi görünse de aslında bilişsel çarpıtmalarla beslenen bir içsel anlatıdır. Kişi başarıyı dış faktörlere bağlarken, hatayı içselleştirir.


Kadınlarda bu durumun daha sık görülmesinin nedeni ise sosyal öğrenme süreçleri. Küçük yaşlardan itibaren kadınlara verilen örtük mesajlar “fazla iddialı olma”, “geri planda kalmak daha güvenlidir” başarı ile tehdit algısı arasında bir bağ kuruyor.
Bu yüzden kadın başarılı olduğunda, zihinsel bir uyumsuzluk oluşuyor:
“Ben böyle biri değilim ama buradayım.”
Bu da kronik bir yeterlilik şüphesi yaratıyor.
Burada önemli olan şu farkındalık:
Her düşünce gerçek değildir; bazı düşünceler sadece öğrenilmiş inançlardır.
Bu yüzden imposter ile baş etmek, özgüven artırmaktan çok, içsel anlatıyı dönüştürmekle ilgilidir.

Kadınların iş hayatında “agresif” veya “duygusal” olarak etiketlenmesinin psikolojik maliyeti nedir?

Kadınların iş hayatında karşılaştığı en yorucu durumlardan biri bu çifte standarttır. Çünkü aynı davranış, kadın ve erkek için tamamen farklı yorumlanabiliyor. Bir erkek net ve kararlı olduğunda “lider” olarak görülürken, kadın aynı şekilde davrandığında “agresif” olarak etiketlenebiliyor. Ya da empati kurduğunda, duygusal zekâ gösterdiğinde “fazla hassas” olarak değerlendiriliyor. Bu durum kadını sürekli bir denge kurmaya zorluyor. Ne fazla sert olmalı ne fazla yumuşak.

Bu sürekli ayar hali ciddi bir zihinsel yorgunluk yaratır. Kişi artık işine odaklanmak yerine, nasıl algılandığını yönetmeye başlar.
Uzun vadede ise daha derin bir şey olur:
Kadın kendi doğallığını kaybeder.
Kendi sesini filtrelemeye başlar. Ve bu, sadece bireysel bir yorgunluk değil; aynı zamanda potansiyelin tam kullanılamaması anlamına gelir.

“Kraliçe Arı Sendromu” gerçekten var mı, yoksa bu kadınları birbirine düşürmek için yaratılmış bir mit mi? 

Var ama çoğu zaman yanlış anlatılıyor. Bu durum genelde “kadın kadının düşmanıdır” gibi basit bir yere indirgeniyor ama aslında mesele bu değil. Daha çok ortamın yarattığı bir sonuç. Eğer bir yerde yükselmek için alan sınırlıysa ve kadınlar için bu alan daha da darsa, insanlar doğal olarak rekabete giriyor.

Yani burada sorun kişiler değil, şartlar. Kadınlar çoğu zaman birbirine karşı değil; aynı dar alan içinde yer bulmaya çalışıyor. Bu da bazen mesafe, bazen rekabet olarak karşımıza çıkıyor.


Sağlıklı sistemlerde ise bunun tam tersini görürüz. Kadınlar birbirini yükseltir, alan açar. Dolayısıyla bu sendromu anlamak için bireyi değil, sistemi sorgulamak gerekir.

Cam tavanları kırsak bile, üzerimize dökülen “cam kırıklarıyla” nasıl baş edeceğiz? 

Cam tavanı kırmak önemli ama sonrasında başlayan süreç çoğu zaman daha zorlayıcı.
Çünkü yükselen kadın daha görünür hale geliyor.
Ve görünürlük beraberinde daha fazla eleştiri, daha fazla dikkat ve daha fazla baskı getiriyor.
Bir de yalnızlaşma başlıyor.

Çünkü yukarı çıktıkça aynı deneyimi paylaşabileceğin kişi sayısı azalıyor.
Bu yüzden sadece güçlü olmak yetmiyor.
Destek görmek, anlaşılmak ve kendini ifade edebileceğin alanlar bulmak çok önemli.

Eril bir iş ortamında hayatta kalmak için kadınların kendi feminen enerjilerini bastırması bir kimlik bunalımı yaratır mı?

Evet, çünkü kişi bir noktadan sonra kendisi olmaktan çıkıyor.
Kadınlar çoğu zaman ciddiye alınmak için daha sert, daha mesafeli bir duruş sergilemeye çalışıyor. Ama bu, iç dünyalarıyla her zaman örtüşmüyor.

Bu da zamanla bir iç çatışma yaratıyor. Kişi dışarıda başka, içeride başka biri olmaya başlıyor.
Ve bu sürdürülebilir bir şey değil.
Uzun vadede insanı yoran şey işin kendisi değil, kendin gibi olamamak.

“Tiara Sendromu” kadınların terfi süreçlerini nasıl baltalıyor? 

Bu, “çok çalışırsam biri fark eder” düşüncesi.
Kadınlar çoğu zaman yaptıkları işin zaten görüleceğini düşünüyor ama iş hayatı her zaman böyle işlemiyor. Eğer kendini ifade etmezsen, yaptığın iş görünmez hale gelebiliyor.

Organizasyonel psikolojide biliyoruz ki performans tek başına yeterli değildir. Algı yönetimi, görünürlük ve iletişim de en az performans kadar belirleyicidir. Bu yüzden tiara sendromu, kişinin yetkinliğini değil; o yetkinliğin sistem içinde tanınmasını ve kişinin hak ettiği yerde olmasını engeller.

Anne olduktan sonra işe dönen kadınların yaşadığı “suçluluk-yetersizlik” sarmalından çıkış yolu nedir? 

Bu durum aslında kadının aynı anda birden fazla yüksek beklentili rolü taşımaya çalışmasından kaynaklanır.
Bir yanda “iyi anne” olma beklentisi, diğer yanda “başarılı ve üretken çalışan” olma gerekliliği…


Ve çoğu zaman bu iki rol birbirini desteklemek yerine çakışır.
Tam da bu noktada içsel bir gerilim oluşur.
Kadın neyi seçerse seçsin, diğer tarafın eksik kaldığını hisseder.
Bu yüzden yaşanan suçluluk duygusu bir zayıflık değil; bu çelişkili beklentilerin doğal bir sonucudur.

Burada önemli olan bakış açısını değiştirebilmektir.
Çünkü bu döngü, mükemmel olma çabasıyla beslenir.

Bu döngüyü kırmanın yolu ise mükemmeliyetçi beklentileri fark etmek ve sorgulamaktan geçer.
Kusursuz olmak yerine “yeterince iyi” olmayı kabul etmek, bu içsel baskıyı azaltan en önemli adımdır.

İş hayatındaki “Mansplaining” kadının uzmanlık algısını nasıl erozyona uğratıyor? 

Mansplaining, kadının bilgisini değil, otoritesini hedef alır. Kadın bildiği bir konuda bile sürekli açıklamaya maruz kaldığında, zamanla kendi bilgisinden şüphe etmeye başlar.

Mansplaining, yüzeyde basit bir iletişim problemi gibi görünür ama aslında derin bir güç dinamiğini yansıtır.
Kadın, uzman olduğu bir konuda bile sürekli açıklamaya maruz kaldığında, zamanla kendi bilgisinden şüphe etmeye başlar.

Bu çok sinsi bir süreçtir. Çünkü kişi dışarıdan değil, içeriden aşınır.
Ve bir süre sonra sadece bilgi değil, özgüven de erozyona uğrar.

Kadınlar arası dayanışma profesyonel hayatta neden bazen rekabete yenik düşüyor? 

Çünkü sistem rekabeti ödüllendiriyor.
Eğer kaynaklar sınırlıysa ve fırsatlar eşit dağıtılmıyorsa, insanlar doğal olarak birbirini rakip olarak görür.

Ama doğru ortam sağlandığında bu değişir.
Çünkü dayanışma aslında öğrenilen bir davranıştır.
Ve güçlü organizasyonlar bunu bilinçli olarak inşa eder.

“Mükemmeliyetçilik” kadınlar için bir savunma mekanizması mı?

Evet. Psikodinamik açıdan bakıldığında mükemmeliyetçilik, yetersizlik ve eleştirilme korkusuna karşı geliştirilen bir savunma biçimidir. Kişi hata yapmamak için kendini aşırı kontrol eder. Ancak bu kontrol, esnekliği azaltır.
Ve esneklik azaldıkça stres toleransı düşer. Bu yüzden mükemmeliyetçilik çoğu zaman başarıyı artırmaz,
aksine performansı kırılgan hale getirir.

Karar alma mekanizmalarında kadınların “sezgisel” yaklaşımı neden bir zayıflık olarak görülüyor?

Aslında burada mesele sezginin kendisi değil, sezgiye yüklenen anlam.
Kadınlar bir kararı “içime sinmedi”, “böyle hissediyorum” gibi ifadelerle dile getirdiğinde, bu çoğu zaman yeterince güçlü bir gerekçe olarak görülmüyor. Çünkü karar verme uzun yıllardır sadece sayılar, veriler ve net açıklamalar üzerinden değerli kabul edildi.

Oysa insan zihni sadece mantıkla çalışmaz.
Gördüklerimiz, deneyimlerimiz, geçmişte öğrendiklerimiz… hepsi birikir ve bazen tek bir “his” olarak ortaya çıkar.
Sezgi dediğimiz şey tam olarak budur.

Yani aslında hızlı çalışan bir değerlendirme biçimi.
Ama kadınlar bu şekilde karar ifade ettiklerinde çoğu zaman kendilerini açıklamak zorunda hisseder.

Bu da zamanla kendi iç seslerine olan güveni zayıflatır.
Bir süre sonra kişi sadece doğru kararı vermeye değil,
kararını “kanıtlamaya” çalışır.
Bu da karar alma sürecini daha zor ve daha yorucu hale getirir.

Maaş pazarlığında kadınların daha çekimser kalmasının altında yatan toplumsal kodlar nelerdir? 

Kadınlara küçük yaşlardan itibaren daha uyumlu, daha alttan alan ve daha “sorun çıkarmayan” bir rol öğretilir.
Bu da yetişkinlikte hak talep etmeyi zorlaştırır.
Çünkü pazarlık yapmak, içsel olarak bir çatışma yaratır.

Bir yanda emeğinin karşılığını istemek, diğer yanda “fazla istemiş gibi görünme” kaygısı.
Bu yüzden birçok kadın hak ettiğini bilse bile bunu dile getirmekte zorlanır.
Burada asıl mesele özgüven eksikliği değil;
“talep etmenin nasıl algılanacağı” ile ilgili içsel bir çekincedir.

Oysa hak talep etmek bir risk değil,
kendi değerini tanımaktır.

Ofis içi mikro-saldırılar (şakalar, yorumlar) kadınların aidiyet hissini nasıl zedeliyor? 

Mikro-saldırılar genelde küçük gibi görünen ama sürekli tekrar eden davranışlardır.
Şaka gibi söylenen bir cümle, sözün kesilmesi, fikirlerin dikkate alınmaması…
Tek başına bakıldığında önemsiz gibi görünür ama biriktiğinde çok güçlü bir etki yaratır.
Çünkü bu davranışlar kişiye şunu hissettirir:
“Sen burada tam olarak kabul görmüyorsun.”
Aidiyet duygusu ise iş hayatında çok kritiktir.

İnsan kendini ait hissetmediği bir yerde ne kadar yetkin olursa olsun, potansiyelini tam kullanamaz. Bu yüzden mikro-saldırılar sadece anlık rahatsızlık değil;
uzun vadede bağlılık kaybına ve performans düşüşüne yol açar.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadının kariyer hırsını “hastalık” gibi göstermeye mi çalışıyor?

Bu durumun arkasında çok derin bir psikolojik süreç var.
Kadınların güçlü, iddialı ve hedef odaklı olması uzun yıllar boyunca “alışılmış” bir şey olarak görülmedi. Bu yüzden kadın hırslı olduğunda, bu özellik çoğu zaman doğal bir motivasyon olarak değil; kontrol edilmesi gereken bir durum gibi algılanabiliyor.
Kadın, başarıya yöneldiğinde yalnızca hedefleriyle değil; aynı zamanda çevresinin verdiği tepkilerle de baş etmek zorunda kalıyor.

Bu da zamanla içsel bir sorgulama yaratıyor:
“Acaba çok mu istiyorum?”
“Bu kadar istemem normal mi?”
İşte tam burada psikolojik bir bölünme başlıyor.
Kişi bir yandan ilerlemek isterken, diğer yandan geri çekilmesi gerektiğini hissediyor.

Bu durum, kadının kendi isteğini bastırmasına ya da hedeflerini küçültmesine neden olabiliyor.
Yani mesele hırsın kendisi değil;
hırsın kadına “fazla” hissettirilmesi.

Oysa hırs, insanı ileri taşıyan çok doğal bir motivasyon kaynağıdır.
Sorun, bu motivasyonun sağlıksız olması değil;
toplumun buna yüklediği anlamdır.

Kadının kendi isteğini sahiplenebilmesi, bu algıyı fark etmesiyle başlar.
Çünkü bastırılan her hedef, zamanla içsel bir gerilime dönüşür.

İş-özel hayat dengesi aslında bir illüzyon mu? Kadınlar neyi feda ediyor?

“Denge” çoğu zaman her şeyi aynı anda kusursuz yapmak gibi algılanıyor.
Ama gerçek hayatta bu mümkün değil.

Kadınlar hem işte hem evde aynı anda güçlü olmaya çalıştıklarında,
çoğu zaman kendilerini geri plana atıyorlar.
En çok ihmal edilen şey ise kişinin kendisi oluyor.
Dinlenme ihtiyacı, duygusal ihtiyaçlar, hatta bazen sınırlar bile.
Bu yüzden dengeyi yeniden tanımlamak gerekiyor.

Denge her şeyi eşit yapmak değil;
zaman zaman öncelikleri değiştirebilmektir.

Kadınların başarılarını “şans” faktörüne bağlama eğilimi nasıl kırılır? 

Kadınlar başarılarını küçültmeye daha yatkın.
Bunu bilinçli yapmıyorlar ama alışkanlık haline gelmiş bir dil kullanıyorlar.
“Şanslıydım”, “denk geldi”, “öyle oldu” gibi cümleler aslında emeğin görünmesini engelliyor. “Şanslıydım”, “denk geldi”, “öyle oldu” gibi cümleler aslında emeğin görünmesini engelliyor.

Bu döngüyü kırmak için önce fark etmek gerekiyor.
Sonra da başarıyı bilinçli olarak sahiplenmek.
Ne yaptığını görmek, nasıl yaptığını kabul etmek.

Çünkü sahiplenilmeyen başarı,
kişinin kendine olan güvenini beslemez.

Psikolojik güvenlik iş yerinde kadınlar için neden daha kritik?

Psikolojik güvenlik, kişinin kendini ifade ederken çekinmemesidir.
Hata yaptığında yargılanmayacağını bilmesidir.
Kadınlar iş hayatında daha fazla değerlendirmeye maruz kaldıkları için,
bu güven duygusuna daha fazla ihtiyaç duyar.

Eğer bir ortamda kişi konuşurken kendini geri çekiyorsa,
orada gerçek katkı ortaya çıkmaz.
Kadınlar için bu durum daha belirgindir çünkü zaten görünürlükleri daha fazla sorgulanır.

Bu yüzden psikolojik güvenlik sadece bir rahatlık hali değil;
verimli bir çalışma ortamının temelidir.

İş yerlerinde psikolog bulunması neden önemli? Kurumlara ve çalışanlara ne gibi katkılar sağlar?

İş hayatı artık sadece performans ve verimlilik üzerinden ilerleyen bir alan değil. İnsanların gününün büyük bir kısmı iş yerinde geçiyor ve bu da iş yerini sadece bir çalışma alanı değil, aynı zamanda bir psikolojik yaşam alanı haline getiriyor.

Çalışanlar stres, tükenmişlik, motivasyon kaybı, iletişim problemleri ve zaman zaman da daha derin duygusal zorlanmalar yaşayabiliyor. Ama çoğu zaman bu durumlar ya fark edilmiyor ya da “işin bir parçası” gibi normalleştiriliyor.

Oysa bu göz ardı edilen süreçler zamanla performans düşüşüne, ekip içi çatışmalara, bağlılık kaybına ve hatta işten ayrılmalara kadar giden bir zincir oluşturuyor.
İş yerinde bir psikoloğun varlığı tam da burada devreye girer.

Psikolog, sadece sorun çıktığında müdahale eden biri değil;
o sorunların oluşmasını önleyen bir yapı kurar.

Çalışanların kendini ifade edebileceği güvenli alanlar oluşturur, yöneticilere doğru iletişim ve liderlik konusunda rehberlik eder, ekip içi dinamikleri analiz eder ve kurumun psikolojik iklimini güçlendirir.

En kritik katkılardan biri de şu:
Çalışanın kendini “anlaşılmış” hissetmesi.
Çünkü bir çalışan kendini değerli ve güvende hissettiğinde sadece daha iyi çalışmaz; aynı zamanda bulunduğu kuruma daha güçlü bağlanır.

Kısacası iş yerinde psikolog olması bir “lüks” değil,
günümüz iş dünyasında sürdürülebilir başarı için bir ihtiyaçtır.

Bir Cevap Yazın

Bizleri takip etmeyi unutma!

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin