Stoa Poikile

Rivayete göre, Kıbrıslı bir tüccar olan Zenon, MÖ 300 yıllarında içinde malları olan bir gemiyle denizde ilerlerken gemisi bir kaza sonucu batıyor ve hayatta kalmayı başarıp Atina’ya gidiyor. Atina’da geçirdiği dönemde bir kitapçıya giriyor. Girdiği kitapçıda rast geldiği Sokrates hakkındaki yazılardan çok etkileniyor ve Sokrates gibi insanları nasıl bulabileceğini soruyor. Kitapçıda o sırada yoldan geçmekte olan klinik okuluna mensup Krates’i gösterip, onu izlemesini söylüyor. Bir süre kiniklerden ders alan Zenon, kiniklerin uygarlığı tamamen reddeden görüşlerinden etkilenmekle beraber, bu görüşe tam olarak katılmıyor.

Kısacası, kendi düşünceleri ve tecrübelerini anlatmak istiyor. En sonunda, kendi derslerini vermeye başlayan Zenon, derslerini üstü kapalı ve sütunlu halka açık sanat ve ticaret merkezi diyebileceğimiz ‘’Stoa Poikile’’ adlı mekanda vermeye başlıyor. Stoacılık ismini, Zenon’un derslerini verdiği ”Stoa Poikile” isminden alıyor. Ve insanların binlerce yıl boyunca kendine ve hayata dair farklı bakış açıları edindiği felsefe, Stoacılık doğuyor.

Stoacılık Neyi Savunur?

Stoacılığa göre insan, erdemli ve doğaya uygun yaşamalıdır. Peki, erdemle kasıt ne, doğadan kasıt nedir?

Erdemle kastedilen:

  • Bilgelik
  • Adalet
  • Yiğitlik
  • Ölçülülük
  • Dürüstlük

Doğa ile kastedilen:

  • Kendi varoluşuna uygun yaşamak
  • Hayatını erdemlerle beraber yaşamak
  • Kendin ve insanlar için yaşamak

Peki, kastedilen insana bakış ne şekildedir?

Stoacılar köleliğe karşıdır, çünkü insanlar arasında doğada fark yoktur. Stoacılara göre evren, külli irade sahibi bir otorite tarafından yönetilmektedir. İnsan, hayvanlardan ayrılır çünkü doğruyu ve yanlışı ayırt edebilecek akla sahiptir. Ayrıca, bahsedilen külli irade insana yüklenmiştir. Bu yüzden de insan, tanrısal bir varlıktır. Stoacılar için hayatın amacı, kendimize ve insanlığa zarar vermeyecek mutluluğa ulaşmaktır. Bu da ancak erdem ile mümkün olabilmektedir.

Şimdi de Stoacılığa sıkı sıkıya tutunmuş ve tutunabilmiş önemli temsilcilerine göz atalım. Fakat belirtmem gerekir ki, hayatlarından ziyade; yaşayış, tarz ve düşüncelerinin üzerinde duracağım.

Marcus Aurelius

Marcus Aurelius

Marcus Aurelius, Roma’nın son iyi imparatorudur. Peki, “iyi” demek ile tam olarak neyi kastediyorum? Aurelius denince akla gelen ilk sorulardan biri şudur: Neden zevk içinde yaşamadı? Kendisi bir imparator, hem de öyle küçük bir prensliğin değil, Roma’nın yöneticisi. Onun zamanı için dünyadaki en güçlü, en önemli insan desem, sanırım abartmış olmam. Aurelius, istediği her türlü zevki yaşayabilirdi. Örneğin; istediği kadar saray yaptırıp, içki ve cariyeleriyle dilediği gibi zaman geçirebilir ve hesap vermezdi. Ama o, bütün bu bedensel zevklere düşmeden, halkının ve devletinin iyiliğini düşündüğü, sakin ve huzurlu bir hayatı tercih etti.

Verdiğim örneklerdeki bedensel zevklere dur diyebilmek, onun için sıradan bir insandan çok daha zor. Çünkü kendisinin bunları yapma imkânı var. Pek çok insan zevk içinde yaşamıyor çünkü yaşayamıyor. Gerek statüler, gerek kanunlar, gerek maddi durumlar sebebiyle çoğu insan zevk ve sefa yaşayamıyor. O ise, az önce de belirttiğim gibi, bütün bu imkânlara sahipken elinin tersiyle itiyor. Peki, ne yapıyor? Öncelikle görev sorumluluğu taşıyor ve kamu yararı için çalışıyor, insanları ayırt etmeksizin değer veriyor. Roma’da ölümcül gladyatör oyunları ve at yarışlarının çok yaygın olduğu dönemde bunu bir vahşet olarak görüyor ve ölümleri azaltmayı elinden geldiğince teşvik ediyor. Çevresinden ve halktan pek çok tepki almasına rağmen, ve hâlâ güncelliğini koruyan Meditasyonlar ya da Türkçe çevirisiyle Kendime Düşünceler kitabını yazıyor. Kitabı yayınlamak için yazmamıştır. Adından da belli olduğu gibi, kendine yazmıştır. Bu yüzden içerik dağınık ve yer yer kendini tekrar ediyor, bütün bunlara rağmen içinde işimize yarayacak pek çok bilgi içeriyor.

Ve ölüm, sonunda onun kapısını çaldı. Hayatının son dönemlerine doğru bağışıklık sistemi bir hayli güçten düşmüş ve vücudu oldukça kırılgan bir hâle gelmişti. O, sıkı sıkıya bağlı olduğu düşünceleriyle ölümü bir hayli soğukkanlılıkla karşıladı. Geride, kendi ve gelecek zamanın insanları için pek çok iyi manevi miras bırakarak, MS 17 Mart 180 yılında Sirmium’da hayata gözlerini yumdu.

Epiktetos

Epiktetos

Ne yazık ki, bu büyük kişilik hakkında pek az şey biliyoruz. Hatta o kadar az şey biliyoruz ki; gerçek adından bile yoksunuz. Epiktetos ismi Yunanca’da basitçe “kazanılmış, elde edilmiş” anlamına geliyor. Doğum yeri ve tarihi hakkında da muhtemel bilgilere sahip olsak da, kaynaklarda MS 55 Hierapolis (Denizli)MS 135 Nicopolis olarak belirtiliyor. Kendisi çocuk yaşlarda köle olarak satılmış ve kırk yaşında özgür kalmıştır. Kişiliği hakkında az bilgimiz olsa da, net olarak bildiğimiz bir şey var: Kendisinin bir ayağı sakattı. Neden sakat kaldığını da net olarak bilemiyoruz, fakat rivayete göre efendisi bir şeye sinirlenmiş ve ayağını burkmuş. Epiktetos’un “Bırakın, yoksa kırılacak” demesinden sonra bırakmış, ancak ayağı kırılmış ve sakat kalmıştır. Dediğim gibi, bu bir rivayet. Ama rivayet olmayan bir şey varsa, o da Epiktetos’un düşünce biçimine bağlı olarak bundan yakınmadığıdır. Burada yakınmanın üzerinde durmakta fayda var. Stoacılar yakınmayı doğru bulmaz, sahip olduklarımız için mutlu olmamız ve şükretmemiz gerektiğini söylerler. Epiktetos, kırk yaşına kadar olan sürede Musonius Rufus’un gözetiminde stoacı felsefe ile uğraşmıştır. Özgür kaldıktan sonra Nicopolis’e gitmiş ve orada ünlü bir felsefe okulu kurmuştur. Bildiğimiz kadarıyla, kendisi bir eser kaleme almadı; aldıysa da günümüze kadar ulaşamamıştır.

Alnımızda Ne Yazıyorsa O: Stoacılık

Bir tane hariç, kendi el yazısı ile kayaya kazıyarak yazdığı yazılar arasında yer alan “Hür İnsan Üzerine Bir Şiir”, hâlâ Isparta’nın “Yazılı Kanyon” bölgesindedir.

Şiirde özetle;

Hür bir insanın doğuştan getirdikleri ile değil, inşa ettikleri ile var olabileceğini ve hayatımızı da bu amaca yönlendirmemiz gerektiğini; bizi asıl var edeninin ana-baba değil, Tanrı olduğunu söylüyor. Ayrıca kendini bunu başarmış görüyor ve örnek gösteriyor.

Şiirde de hayata karşı fikrini kavradığımız gibi, kendi ününün ve şöhretinin de farkında ve bu durumdan haz aldığını da görmek mümkündür. Geride bıraktığı bu şiir haricinde, hakkında bildiğimiz çoğu bilgiyi sadık öğrencisi, Tarihçi Arrianus’dan biliyoruz. Temel eseri, orijinali 8 kitaptan oluşan konuşmaların muhafaza edildiği 4 cildidir. Arrianus ayrıca, Enchiridion ya da El Kitabı olarak başlıklandırılan bir özet de derlemiştir. Arrianus, Konuşmalar’ın önsözünde Lucius Gellius’a hitabında şunu demek ister:

Epiktetos’dan ne duyduysa, onun düşünce biçimini ve konuşmasındaki içtenliği örnek alarak; muhafaza edilmesi için kelimesi kelimesine yazdığını bizlere aktarmıştır. Ölene dek yaşamını, düşüncesine uygun olarak oldukça sade yaşadı.

Epiktetos’un aktardığı bilgilere bakacak olursak, düşüncesini çok daha iyi anlayabileceğimize inanıyorum. Ona göre, başımıza gelen her şeyi iyi olarak yorumlamalıyız. Çünkü yasanın istediği, kendi istediğimizden daha iyidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, elimizde olanla yetinmekle, elimizde olanın kıymetini bilmek arasında fark vardır. Başta Epiktetos olmak üzere, Stoacılar için genel fikirsel temel bu şekildedir. Epiktetos hayata MS 135 – Nicopolis’te veda etmiştir.

Özetleyecek olursak; Stoa felsefesi, başımıza gelen olayların iyi veya kötü olmadığını, bu tanımlamaların olaylara bakışımızla şekillendiğini ve yakınmanın, çekilen acıyı daha da arttıracağını; katlanılamayacak hiçbir acının olmadığını, büyük acının kısa, devam edenin ise katlanılabilir ve katlanmamız gerektiğini öğütleyen, binlerce yıl öncesinden hayatımıza dokunmayı başaran, insanlığın en büyük fikir miraslarından biridir.

-Emirhan Sansar

Bir Cevap Yazın

Bizleri takip etmeyi unutma!

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin