Yaşamak Nedir?
Yaşamak nedir, gerçekten kaç dakikamızı yaşadık sayabiliriz? Hepimiz yaşamayı seviyoruzdur; tabii ruhsal bir travma bizi körleştirmediyse. “Ben sevmiyorum” diyen biri aslında yaşamın kendisinden değil, yaşarken taşıdığı düşünsel yükten dem vuruyordur. Bir yerde okumuştum: İnsan kendini öldürmek istemez; kendisini ölüme sürükleyen düşünce kalıbını “öldürmek” ister. Kendi yaşamımı düşündüm ve kendime sordum: Ben yaşıyorum ama gerçekten yaşıyor muyum?

Yaşam nedir? Bence yaşam hatıradır ve hatıralar da o anın içinde bilinçle durabilmekle gerçekleşir. (Elbette travmatik bir olay da bütün şimdileri bastırıp hafızaya kazınabilir; o zaman yaşadığımız tek şey, o anın kırılmasıdır.) Ancak ömrümüzün kaç dakikalık kısmını gerçekten “hissettiğimiz” şekilde yaşıyoruz? Genç ya da yaşlı olmamız fark etmeksizin, tüm birikmiş anılarımızı yan yana koysak, belki de yaşımıza oranla çok az bir hissetme süresi çıkar. Kalan onca yıl ise beynin ürettiği simülasyonlara kaptırılmış olabilir. Beynimizin sürekli arka planda çalışması demek bu.
Hatıralarımızdan hangilerini daha çok hatırladığımıza bakarsak da heyecan duyduğumuz zamanların ön plana çıktığını görürüz; çünkü heyecan duymak beynimizi tek bir yere odaklar ve sadece o anı yaşarız. Ortalama, sıradan, sadece farkında olduğumuz anlar ise oldukça azdır. (Heyecan bizi odaklar ama sıradanlık da bizi terk etmez; sadece onu tanımak için daha ince bir farkındalık gerekir.) Yaşadığımız anları çoğaltmak için sadece heyecana ihtiyacımız yok; anın içinde kalmayı öğrenmek de yaşamdaki kaliteyi artırır.
Beynin temel görevi bizi hayatta tutmaktır; bu yüzden sürekli gelecek projeksiyonları yapar, geçmişi tekrar tekrar başka senaryolarla kurgular. Bu simülasyonlar o kadar yoğun çalışır ki, şimdi diye bir şey kalmaz. Sonuçta elimizdeki tek gerçeklik, geçmişin kurgusal tekrarı ile geleceğin tahminleri arasında gidip gelen bir zihin ekranıdır.
Bir deneme yapalım: Şu an sadece içinizdeki sesi dinleyin. Muhtemelen “Dün şunu farklı yapsaydım” ya da “Yarın şunu yapmam gerek” diyor. Peki ya şu an ne yapıyorsunuz? Bazılarımız için beyniniz hâlâ bir sonraki adımın planını kurarken, gözleriniz satırları okuyor; ama bilinçli bir “okuma” yok. Bu durum bana en çok kitap okurken oluyordu: Kelimeleri görüyorum, anlamı anında kavrayamıyorum; sayfayı çeviriyorum, birkaç dakika sonra ne okuduğumu hatırlamıyorum. Sebep, zihnin sürekli “başka bir yerde” olması.
Konuyu daha iyi kavramamı sağlayan Sinan Canan’dan dinlediğim bir anekdot paylaşmak istiyorum:
Bir adama sormuşlar:
– Nasıl olur da bu kadar dinginsin?
– Ben yürürken yalnızca yürürüm, otururken yalnızca otururum, yerken yalnızca yerim.
– Biz de öyle yapıyoruz!
– Hayır; sen yürürken “Ne zaman varacağım?” diye düşünüyorsun, otururken “Ne zaman kalkacağım?” diye düşünüyorsun, yerken “Ne zaman doyacağım?” diye düşünüyorsun ve hiçbir zaman yaptığın şeyin içerisinde gerçekten yaşamıyorsun…
Gerçek yaşam, işte bu farkındalıkla başlar. Su misali akan zamana kapılmadan, o anın içinde olmak. Para, statü, sahip olmak değil; yaptığımız her şeyi hissederek yapmak. Bu bilinçle yemek pişirmek bile sıkmıyor; çünkü pişirme eyleminin içindeyim. Şimdikinden daha genç olsaydım, şimdi ile gelecek arasındaki tek saniyeyi bile boşa harcamazdım.
Gençlikte “durmak” en zoru; çünkü telefonlar ve sonsuz kaydırma çılgınlığı zihni sürekli tetikte tutuyor. Her kaydırdığımda kendimi boş hissediyorum; çünkü 15 saniyelik ve sürekli olarak bir bilgi yağmuruna tutuluyoruz ve sonunda unutuyoruz. Zamanı öldürmeye çalışırken, farkında olmadan boşa geçen zaman bizi öldürüyor.
Özetle: Yaşamak, geçmişin kurgusuyla ya da geleceğin korkusuyla değil, şu anın bilinçli nefesiyle başlar. Nefesinizi takip edin: Ciğerlerinize dolan havayı, çenenizin hafifçe açılıp kapanmasını, kalp atışınızın ritmini… İşte “şimdi”. Ve her “şimdi”, bir sonraki şimdiyi besler. Belki bu satırlar, bir sonraki nefesinizi bir mikroskop gibi incelemenize vesile olur.







Bir Cevap Yazın