Harcı kan, korku, hırs ve gösterişle yoğrulmuş bir imparatorluğun göz bebeği, insanoğlunun hırsının güçle beraber neler yapabileceğinin en güzel göstergesi.
Ayasofya, kelime olarak “Kutsal Bilgelik” anlamına gelmektedir.
Tarihçesi:
Günümüzdeki Ayasofya aslında Ayasofya’ların 3.’südür. Daha önce iki Ayasofya kilisesi daha inşa edilmiş, fakat siyasi çatışmalar ve ayaklanmalardan dolayı yıkılmıştır. Bugünkü bildiğimiz Ayasofya’nın tarihine bakacak olursak:
1. Justinianus, öncekilerden tamamen farklı bir kilise inşa etmek istiyordu ve şu an bildiğimiz bilgilere göre Justinianus inanılmaz hırsları olan bir insandı. Başkent, tarihin daha önce hiç görmediği bir kilise istiyordu. Süleyman Mabedi’nden daha büyük, diğer mabedlerden daha gösterişli, daha üstün olacak bir kilise istiyordu ama bunun için sıradan mimarlardan daha fazlasına ihtiyacı vardı. Devri’nin ötesinde insanlar olan fizikçi Miletli İsidoros ve matematikçi Trallesli Anthemius görevlendirildi. Bu iki kişinin hazırladığı plan aslında radikal bir plandı. Çünkü 1500 küsür yaşındaki bu yapı yapılırken pusula dahi yoktu ve kağıttaki planı uygulamak mimari bir intihardı ama buna rağmen ısrarcıydı ve ısrarı pek kibarca değildi. Can korkusu ve imparator korkusu ile çalışan mimarlar çok zekice çalıştı, fakat inşaat çok aceleye geliyordu ve bu acele sebebiyle Ayasofya’da birkaç mimari hata vardı. Örneğin, ölümcül kubbe tasarımı, başka yapılardan tedarik edilen sütunların ağırlığa dayanamaması sebebiyle tabanlarının ezilmesi sadece birkaçı ama bunlar dönem ve şartlar göz önünde bulundurulduğunda kabul edilebilir noktalar ve Ayasofya’nın bunlara rağmen mimari bir şaheser olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Elbette buna bir örnek de vermeliyim. Ayasofya genel anlamda çok sağlam bir yapıydı, hatta tılsımlı olduğu düşünülüyordu. Ama bu kadar sağlam olmasının sebebi tılsım değil, tabii ki bilimdi. Normalde Roma’nın aynı Kolezyum gibi büyük yapılar inşa edilmesinin sırrı volkan tüfüydü; fakat volkan tüfü, İstanbul çevresinde bulunan bir hammadde değildi. O yüzden deneysel bir girişimde bulunarak tuzsuz nehir kumu, kireç ve tuğla tozu kullanıldı. Bu malzemeler bir araya geldiğinde kalsiyum silikat oluşturdu. Antik Çimento diyebiliriz. Bu madde, harç içinde oluşan çatlakları kendi kendine onarma özelliğine sahip; yani evet, Ayasofya kendini onarabiliyor ve ayrıca mutlaka belirtmem gereken diğer bir neden de hafiflik. Ayasofya, büyüklüğünü düşündüğümüzde hafif bir yapıydı, bunu ise özel olarak geliştirilen Rodos’ta üretilen tuğlalara (suda batmama özelliğine sahip) borçludur. İnşaat 5. yılında tamamlandı. İmparator, inşaat bittikten sonra içeri girdiğinde adeta büyülendi ve şunu söyledi: “Ey Süleyman, seni yendim.” Evet, Justinianus’un istediği gerçek olmuştu fakat bilmediği bir şey vardı. Hırsı ve aceleciliği yüzünden kubbenin bir gün yıkılacak olması. Evet, Ayasofya’nın ilk sırrı, İsidoros ve Anthemios’un bildiği sır şuydu: Kubbe bir gün yıkılacak çünkü dairesel kubbe elips zemine yeterince sağlam oturmuyordu. Hatta kubbe tamamlandıktan sonra kubbe elips halini aldı ama gözle fark edilmediği ve can korkusuyla söylememeyi tercih ettiler. Düşündükleri yıllar sonra oldu. 20 yıl sonra gerçekleşen depremde kubbe yıkıldı ama mimarlar çok şanslıydı çünkü hayatta değillerdi. Justinianus derhal İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros’a aynı kibarca 🙂 şartlarla yeni kubbe yaptırdı. Bugün baktığımız kubbe, Genç İsidoros’a aittir. Ayasofya, 1000 yıl boyunca geçilemeyecek bir noktayı temsil ediyordu. Dünyanın en büyük yapısı ve aynı zamanda katedrali (1507’ye kadar). Ayasofya’nın içerisine baktığımızda, devasa kubbenin dört köşesinde Serafim Melekleri, dört büyük melek Azrail, Cebrail, Mikail ve İsrafil yer almaktadır. Bu meleklerin yüzleri açık bir şekilde muhafaza ediliyordu, 19. yüzyılda zarar vermeden kapatılmıştı. Fakat ilginç bir şekilde, restorasyonlardan birinde yapan kişi meleklerin yüzünü açmamıştır çünkü paylaştığı inanca göre, bu dört büyük meleğin yüzü açıldığında kıyamet kopacaktır. Ama bu doğru değildir. Daha önceden de bahsettiğim gibi, önceden dördünün de yüzü açıktı; günümüzde sadece birinin yüzü açık şekilde. Bir diğer değinmek istediğim bilgi ise kıble sorunu. Kiliseden camiye çevrilen yapıların en büyük sıkıntısı, yapının kıble yönünde olmamasıdır. O yüzden imamların bulundukları yer çaprazda kalabiliyor.

Fakat Ayasofya’da böyle bir sorun olmadı.
Ayasofya’nın inşa edildiği dönemde Doğu Roma’da kiliseler, Kudüs’e bakacak şekilde yapılıyordu. Ancak, gerek İstanbul’un konumu gerekse pusulanın icat edilmemiş olması sebebiyle çok az bir farkla Ayasofya kıbleyi kaçırıyor; fakat bu bir sorun teşkil etmemektedir..
Bazı Efsaneler ve İlginç Bilgiler:
Yukarıda bahsettiğim bu bilimsel sebebin yanında elbette bir efsane de mevcuttur: Ağlayan sütun efsaneye göre, Hz. Hızır oraya elini sokmuş ve yapıyı kıbleye çevirmiştir.
Bu sütun hakkındaki tek efsane sadece İslami değil. Bir Hristiyan inanışına göre, bu sütun Meryem Ana’nın evindeki bir sütunmuş. Bir gün Meryem Ana, Hz. İsa’nın yakalandığını ve işkence edildiğini öğrendiğinde gözyaşlarına boğulmuş; gözyaşı damlalarından biri, yaslandığı bu sütunu kezzap gibi eritmiş. Bugün bile bu sütunun önünde sıra görmek mümkündür; insanlar parmaklarını bu deliğe sokarak dilek dilemektedirler.

Efsaneler, inançlar ve gizemler bununla sınırlı değil. Örneğin:
- Bazı Hristiyanların, Hz. İsa’nın Ayasofya’ya inecek olmasına inanması.
- Viking yazısı, Ayasofya’nın içindeki mezar.
Sırasıyla, üst katta koruma altında alınan bu yazıda…

“HALVDAN BURADAYDI” yazıyor, fakat başka iddialar da var. Bir başka düşünceye göre runik yazı aslında bir Türk halkına ait, çünkü kayıtlarda Vikinglerin buraya geldiğine dair bir kanıt yok. “Halvdan” diye okunmasının sebebi, batılı tarihçilerin yazıyı soldan sağa okuması. Fakat eski Türk yazısı sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru okunur. Ama bu, başka bir tartışmanın konusu olduğu için bunlarla yetiniyorum.
Diğer bir gizemse Ayasofya içerisindeki mezar, Enrico Dandolo.

Bunun gerçek olduğuna emin olabilirsiniz. Venedikli bu kral, Doğu Roma yani Bizans’a yaptığı haçlı seferinde adını çok duyduğu ama hiç görmediği Ayasofya’ya gitmek istedi, fakat gittiğinde bile göremedi çünkü kördü. Ayrıca Ayasofya’ya yaptığı büyük yağmalarla kötü bir üne sahiptir. Vasiyeti ise Ayasofya’ya gömülmekti ve isteği gerçekleştirildi. Rivayete göre, Fatih zamanında bu mezar açılmış fakat ceset değil, miğfer bulunmuştu. Anlatıya göre, bulunan miğfer Fatih tarafından kendisini çizen Gentile Bellini’ye hediye edildi. Ancak, 1850’deki restorasyonda mezar tekrar açıldı ve kemikler yoktu. Zaten boş olduğuna dair tutulan bir rapor da yok. Bu gizemi çözmek için yapılan yer altı sonar taramasında X-ray çekimi olarak anlatabileceğim deneyde kemikler, hatta Dandolo’nun kamburluğu dahi ortaya çıktı, fakat kemiklere rastlanmadı. Geçmişi düşündüğümüzde şu sonuca varıyoruz: Yeniçeriler, eşya bulmakta mümkündü. 1850’de yapılan çalışmada beden yerin 50 cm aşağısında olduğu için kemiklerin bulunamaması doğal, fakat çözemediğimiz sırlar da var; örneğin El İzi.

Bu el izinin kime ait olduğu hakkında bir bilgi yok. Evliya Çelebi’ye göre, Fatih’in; fakat Evliya Çelebi’nin mizahi yönü ve tarih düşünülünce, bu mümkün değil. Ve emin olabilirsiniz ki, daha nice sebebini bilmediğimiz gizemler barındırıyor Ayasofya.
Tekrar Ayasofya’nın içinde döndüğümüzde, omphalion göze çarpıyor.

Bu alanda Bizans İmparatorları görkemli bir törenle taç giyiyor, ardından resmi olarak İmparator oluyordu. Ayrıca mutlaka değinmeliyiz ki, Ayasofya’nın manevi değeri sadece eski olmasıyla değil, içerisinde Hristiyanlık için çok önemli olayların gerçekleştiği bir yapıdır. Örneğin, Hristiyanlığın dönüm noktası olan mezheplerin ayrılması burada gerçekleşti. Papalık ve Patrikhane arasındaki siyasi gerilim 10. yüzyılda zirve noktasına ulaşır ve taraflar 1054 yılında Ayasofya’da uzlaşmak için buluşurlar; omphalion noktasında iki grup birbirini dinden çıkartır ve o güne kadar bir bütün olan Hristiyanlık, Katoliklik ve Ortodoksluk olarak ikiye bölünür.
Tarihler 1453 yılına geldiğinde Konstantinopolis çökmüş, halk Ayasofya’ya sığınmıştır. Fatih içeri girdiğinde halkı bağışlamış, ilerleyen zamanlarda tasvirleri titizlikle korumuş ve korutmuş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle beraber kırmızı minareyi yaptırmıştır. Sonra gelen 2. Bayezid, bir minare daha yaptırmış, diğer iki minare ise Sultan Ahmet döneminde eklenmiştir. Eklenenler sadece bunlarla sınırlı değildi; etrafına sıbyan mektebi gibi yapılar eklenerek külliye haline getirilmiştir. Fakat Ayasofya artık yorgunluk belirtileri gösteriyor, yanlara doğru bel veriyordu. Ayasofya ile en çok ilgilenen padişahlardan olan 2. Selim, bakım ve onarım işini Mimar Sinan’a vermiştir.
Mimar Sinan, Ayasofya’nın sorununu bulmuştu. Kubbe, Genç İsidoros tarafından yapılmıştı ve amcasınınkinden farklıydı. O kubbeyi yedi metre yükseltmiş ve kırk cam ekleyerek iç mekanı daha da aydınlatmıştı. Aynı zamanda kubbenin elips zemine sağlam oturması için kubbeyi de elips yapmıştı. Fakat Mimar Sinan’ın yaptırdığı payandalar sayesinde Ayasofya’yı kurtarmayı başardı.

Belirtmek gerekir ki, Ayasofya yapı olarak en büyük olmakla beraber, kubbesi görülmemiş şekilde büyüktü. Mimar Sinan, ustalık eserim dediği Selimiye Camii’nin kubbesiyle Ayasofya’nın kubbesini geçmiştir.

Ayasofya, bir kilise olarak inşa edilmesine rağmen sonradan yapılan camilere örnek olmuş ve camilerde de kubbe kullanmak gelenek haline gelmiştir.
Günümüze yakın tarihte bu şaheser havaya uçurulmak istendi. Peki, neden İstanbul’un işgal yıllarında Ayasofya çok önemli bir semboldü?

Ayasofya tekrar kiliseye çevrilecek ve Ayasofya, tekrar hakkı olan Hristiyanlığa kavuşacak. Türklerin bu topraklardan sökülüp atıldığı tüm dünyaya duyurulacaktı.
Fakat Osmanlı bunu önlemek için çok ciddi önlemler aldı. Ayasofya’yı korumakla görevli olan askerler, işgal kuvvetleriyle çatışacak ve dayanamazlarsa Teşkilat-ı Mahsusa tarafından döşenen dinamitler patlatılarak Ayasofya havaya uçurulacaktı. Havaya uçurmak sembolik değildi, gerçekten tamamıyla patlatılmak istendi. Neyse ki bu asla gerçekleşmedi.
Cumhuriyet’ten sonra restorasyonlar gören Ayasofya, müzeye çevrildi. Ardından 2020 yılında tekrar camiye dönüştürülerek günümüzdeki şeklini aldı.
Kaynakça:
- https://www.ayasofyacamii.gov.tr/tr/ayasofya-tarihi#:~:text=Ayasofya’n%C4%B1n%20ilk%20minaresi%20de,Han%20d%C3%B6neminde%20tu%C4%9Fladan%20in%C5%9Fa%20edilmi%C5%9Ftir.
- https://yeditepefatih.com/2021/ocak-subat-mart/ayasofyaya-muze-doneminde-yapilan-restorasyonlar/
-Emirhan Sansar







Bir Cevap Yazın