
Engel; zorluk, güçlük, mani olma anlamı taşır değil mi? Yani bir eylemde bulunmak istersin; gökyüzünü seyretmek, avazın çıktığı kadar bağırmak ya da sonunu göremediğin yolda özgürce koşabilmek.
Engellere takılan durumlar duyu organlarımız ya da fiziksel-zihinsel özelliklerimiz olabilir. Fakat bu bizleri diğerlerinden ayıran, farklı kılan, özel kılandır aslında. Her insanın birbirinden farklı özellikleri olabilir. Bu hiçbir bireyin eksik olduğunu göstermemekle birlikte, aynı zamanda engellerimizden sıyrılan özelliklerimizi geliştirmemize yardımcı olabilir. Görme engelli bir bireyin gökyüzünü görememesi, göğün maviliğini ve ihtişamını hissetmediği ya da yağan yağmurun farkında olmadığı anlamına gelmez mesela. Gökyüzünde süzülen özgür bir kuş kadar hissederler huzuru. Onların pencereleri bizimki gibi yağmurlu havalarda kapatılmaz. Belki yağmur yağıyor diye üzülürüz, günümüzün kötü geçeceğini düşünür üşümek istemediğimizden kapatırız penceremizi. Kışın kar yağarken dahi açıktır onların pencereleri, yağmurun sesi ile ayrı bir huzura kavuşurlar.
Kendi ellerinde olmayan nedenlerden dolayı, fizyolojik, zihinsel- nörolojik ya da fiziksel engelli bireyler sanılanın aksine ruhen engelleri aşmış bireylerdir. Engelli çocuklar henüz hayata karşı savunmasız iken dahi, ruhsal süreçlerini öyle güzel yönetirler ki, oyun oynamak için gittikleri çocuk parkında iç dünyalarında güle oynaya koşarlar. Tüm bu savunmasızlığa karşın yetişkinlikte de, çocuklukta da engellere takılan yalnızca fiziksel, nörolojik ya da fizyolojik özellikleridir. Heveslerine, umutlarına, hayallerine, gülüşlerine – iyi ki – hiçbir engel, mani olamamıştır.
Çocuklukta kimlik (benlik) gelişimimiz oluşmaya başlarken, aynı zamanda sosyal duygusal becerilerimizin de temeli atılır. Akranlarımız ile kurduğumuz etkileşim, oynadığımız oyunlar gelişimimizi büyük ölçüde desteklerken; zorbalığa maruz kalmak, psikolojik ya da duygusal anlamda 0-6 yaşta görülen şiddet de gelişimimizi aynı ölçüde olumsuz anlamda etkiler. Engelli bireylerin çok sık karşılaştığı durumlardan biri de, dünyaya gelir gelmez kabul görme durumudur. Bilinçli ya da bilinçsiz fark etmeksizin ebeveynlerin engelli bir çocuğu dünyaya getirdiklerini idrak etmelerine dair belirli süreçler vardır. Bu süreçler de çocuğun gelişiminde büyük rol oynamaktadır. Aileler çocuklarındaki engeli fark ettiklerinde öncelikle bir kabul sürecinden geçerler. Kabul görmek, koşulsuz sevilmek, etkili ebeveyn – çocuk ilişkileri kurabilmek her çocuğun hakkıdır. Bahsedilen aşamaları tamamlayamayan ya da tamamlarken problem yaşayan çocuklar yetişkinlikte ve var olan engellerini kabul sürecinde de kendileri ile ilişkilerini buna göre belirler. Bu sebeple sağlıklı anne-baba-çocuk iletişimi kurabilmek ve gelişim düzeylerinin sekteye uğramaması açısından her koşulda sevildiklerini, değerli ve yeterli olduklarını hissettirmek ebeveynlerin sorumluluğundadır.
Öncelikle farkına varmamız gereken ilk durum, eksiklikleri değil engelleri olduğunu kabul etmektir. Yolda yürürken, alışveriş merkezinde gezerken, asansöre binerken, çocuğumuzu parka götürdüğümüzde lütfen onların da hisleri olduğunu unutmayalım.
Engelli bir bireyin yaşadığı olumsuz deneyimlere karşı toplumdaki görevimiz onları farklı ya da yetersiz hissettirmemek, belki iyi niyet ile olsa dahi yardımcı olmak isterken sınır aşmamak olmalıdır.
Toplumumuz bir çiçek bahçesi ise, bizler bu bahçedeki her çiçeğin farklılıklarını kabul etmeliyiz. Farklı renklerde, farklı şekillerde olabilirler. Bizler o çiçekleri ne sulamak, ne de koparmak zorunda olmadığımız gibi biraz hırpalanmış bir çiçek gördüğümüzde de onu dışlayıp, hor göremeyiz.
Her birey kendine özgüdür. Bireysel farklılıklarımız ve var oluşumuz ile bir bütünüz. Hiçbirimiz ne eksik, ne de hastalıklı değiliz. Fiziksel ya da zihinsel engellerin tedavisi daima olmasa da vardır. Fakat incinen kalplerin, zedelenen ruhların maalesef ne tedavisi ne de telafisi bulunmamaktadır.
Her insan bir engelli adayıdır. Esas engeller düşüncelerimizden ibarettir. Engelleri aştığımız bir hayat temenni ederim.







Bir Cevap Yazın