Para Politikası Normalleşmesinin Potansiyel Sonuçları

Türkiye son 2 yıldır para ve maliye politikası tarafında genel kabul görmüş iktisat pratiklerinin aksine yüksek enflasyona ve enflasyonist baskılara rağmen genişlemeci bir politika paketi uyguluyordu. Bu politikaların sonucunda fiyatlama dinamiklerinde satın alma gücünü inanılmaz ölçüde olumsuz etkileyen bozulmalar yaşandı. Bu bozulmaların iktisat bilimindeki çözümsel karşılığı sıkı para ve maliye politikası ve arz tarafında önemli yatırım harcamaları olmasına rağmen ekonomi yönetimi fiyatlama davranışlarındaki bozulmaya çözüm olarak yarı kumanda yarı piyasa ekonomisi denilebilecek bir sistem yaratma eğilimine girişti. Yüksek enflasyonun satın alma gücünde, finansman maliyetlerinde ve cari açıkta yarattığı tahribat çeşitli şekillerde giderilmeye çalışıldı lakin piyasa ekonomisine ters olan söz konusu sorunlara yönelik kararlar ekonomi ve piyasalarda bir tarafı palyatif bir biçimde düzeltirken birden fazla tarafta kısa, orta ve uzun vadelerde önü alınamayacak daha derin tahribatlara sebep oldu.

Ekonomi yönetiminin son 2 yıldır uyguladığı para ve maliye politikasının satın alma gücünde yarattığı tahribatı marketlere, galericilere, ev sahiplerine ve ekonominin çeşitli aktörlerine siyasi baskı uygulayarak ortadan kaldırmaya çalışan karar alıcılar tüm bu uygulamaların sonuç vermeyeceğini görmüş olabilirler. Nitekim bu tip yüksek enflasyonist ortamlarda uygulanan fiyat narhları eninde sonunda piyasada mal ve hizmet bulunamamasına ve stok sorunlarına sebep olur. Bunların yanında yüksek enflasyonist ortam özellikle stok devir hızının paranın değer kaybından daha yavaş olduğu otomotiv gibi sektörlerde stokçuluğa sebebiyet verir. Stokçuluk her ne kadar enflasyonu besleyen bir süreç olsa da kendisi bir neden olmaktan çok bir sonuçtur. Zira enflasyon dinamiklerinin normalleştiği bir ekonomide piyasada stokçuluğa rastlanması beklenmez ve böylece bir sorun olmaktan çıkan stokçuluk enflasyonist bir etki yaratma kabiliyetini de yitirir. Buradan hareketle stokçuluğa sebep olan unsurun yüksek enflasyon ortamı ve enflasyonla yanlış mücadele olduğu söylenebilir.

Yönetim, finansman maliyetlerindeki bozulmayı selektif krediler, bankalara getirilen menkul kıymet tesis zorunlulukları ve bankalara kamusal alanın dışında uygulanan çeşitli siyasi baskılarla gidermeye çalıştı. Böylece gösterge faizleri enflasyonun bir hayli altında tutularak bütçe disiplini korunacaktı. Fakat piyasa ekonomisiyle bağdaşmayan bu uygulama banka bilançolarında bozulmaya ve risklerin artmasına yol açtı. Şöyle ki nominal değerleri yüksek enflasyonla kıyaslandığında oldukça pahalı sayılacak tahviller menkul kıymet tesis yükümlülüğünden dolayı bankalara satın aldırıldı. Bu, zamana bağlı olarak uygulama alanı genişleyen ve bankaların menkul kıymet portföylerinin büyük bir kısmını oluşturan bir uygulamaya dönüşseydi söz konusu senaryoda faizlerde olası bir yükselişe karşı bankaların bilançoları bozulabilir hatta banka batışları gündeme gelebilirdi. Uygulamadan bugün itibariyle dönülmek için yapılan normalleşme çalışmaları bankaların menkul kıymet portföyleri içerisindeki %15’i henüz geçmemiş olan pahalı devlet tahvillerinin bankaların bilançolarına vereceği tahribatın da önemli boyutlara ulaşmasını engelledi.

Enflasyonun yüksek olduğu bir konjonktürde parasal sıkılaşmaya gidilmemesi ve hatta kredilerde politikasında genişleyici bir politika uygulanması beraberinde kurlarda yükselişi ve talep ve maliyet yönlü enflasyonu da besleyerek atalete ve belki de hiper enflasyonist bir sürece zemin hazırlar. Bunu engellemenin tek yolu beklentilerin bozulduğu bir ortamda ivedilikle sıkı para politikası setlerinin hem maliye politikası hem de para politikası tarafında hayata geçirilmesidir. Aksi takdirde slumpflasyon gibi içinden çıkılamaz bir duruma sürüklenme olasılığı doğar.

22.06.2023 tarihi itibariyle MB’nin aldığı karar ekonomide normalleşmeyi ve genel kabul görmüş iktisat kurallarına dönüşü önceleyen önemli bir gelişmedir fakat gerek faiz artış oranındaki sığlık gerekse de PPK metninin yeterince şahin olmaması ataletin kırılmasını ileriki süreçte zorlaştırıcı bir unsur olacaktır. Ayrıca faiz artışının piyasa beklentilerinin altında kalması faizlerdeki kademeli artış ve para politikasındaki normalleşme taahhütlerine rağmen kronikleşmiş enflasyon beklentilerinin kırılmasını zorlaştıracaktır. Yine de faizlerdeki yükselme ve PPK metninde üzerinde defalarca vurgulanan normalleşme MB’nin bundan sonraki süreçte parasal aktarım mekanizmasını tekrar tesis edeceğine yönelik beklentileri güçlendirecek ve başta ana harcama alanı olan kredi kartı faizleri olmak üzere tüm piyasa faizlerini yukarı taşıyacaktır.

Tüm bunlara rağmen uzun süredir baskılanan kur; cari açık, turizm ve ihracat kalemleri üzerinde istenmeyen etkilere neden oldu. Dolayısıyla para politikasındaki sıkılaşmaya rağmen normalleşme sürecinin doğal bir sonucu olarak kurlardaki yükseliş hem enflasyon beklentilerindeki olumsuz havayı besleyecek hem de ek talep ve maliyet yönlü enflasyon yaratacaktır. Ayrıca asgari ücret başka olmak üzere tüm ücretlere yapılacak zamlar hem talep tarafının canlı kalmasına sebep olacak hem de cari açık kalemini artırıcı bir etkiye sebep olacağından dolayı ülkenin finansmana erişimini ve döviz çıkışını besleyecektir. Elbette diğer beklentilerdeki iyileşme bu tarafı dengeleyebilir lakin para politikasının istenen sonucu vermesini engelleyebilir. Bu taraftaki bozulmayı önlemek için ise kurları serbest bırakıp asgari ücretin ortalama seviyeleri olan 380 dolar seviyelerine kadar geri çekilmesine izin vermek gerekmektedir. Ne var ki son 2 yılda uygulanan ekonomi politikalarının bir enstrümanı olan KKM, ekonomi yönetiminin kur tarafındaki manevra alanını kısıtlamaktadır. Kurlarda meydana gelen her 1 TL’lik yükseliş yabancı kaynak bazlı borçlanma maliyetlerini ve dövize endeksli tüm giderleri bir kenara bırakırsak sırf KKM’den dolayı devlet hazinesine şu andan itibaren 125 milyar lira ek yük bindirmektedir. Bu KKM var olduğu sürece doların 30 TL’ye yükseldiği bir senaryoda hazinenin toplam 1 trilyonun üzerinde maliyete katlanmak zorunda olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ek maaş zamlarının yaratacağı talebin ve cari açığın nasıl kırılacağı konusu da muammadır. Bu taraftaki tek çözüm kredi kartı faizlerinin aylık %2,5’in üzerine çıkması olabilir ki bu senaryoda da ciddi politik istikrarsızlıklar yaşanabilir.

Para politikasındaki normalleşmenin önümüzdeki sürece ilişkin bir diğer sonucu hazinenin finansman maliyetlerindeki yükseliş olacaktır. Uzun bir süredir menkul kıymet tesis yükümlülüğünün devam etmesi enflasyona rağmen uzun vadeli tahvil faizlerini baskıladı fakat normalleşmeyle beraber o tarafta meydana gelecek bir yükseliş (ki buna izin verilmediği takdirde ataletin kırılması ve dış kaynağın bulunması mümkün değil) hazinenin borçlanma faizini %30’ların üzerine çıkarabilir. Bu taktirde eurobond borçlanma miktarları artar ve Türkiye ekonomisinin kırılganlıklarına yeni bir kırılganlık daha eklenmiş olur. Bunun önüne geçmenin tek yolu ciddi bütçe tasarrufu, arz tarafını destekleyici devletin de içinde olduğu uzun vadeli bir devletçi kalkınma planı, kur politikasının hataya yer bırakmayacak derecede dikkatli uygulanması ve kısa vadede belki de en önemlisi acil dış kaynak bulunmasıdır.

Önümüzdeki süreçte kredi kartı faizlerindeki yükselişe bağlı olarak örneğin 50 bin TL fiyat etiketiyle satılan bir mal 12 aylık taksitlendirildiği takdirde 15-20 bin TL banka faizi ile karşı karşıya kalabilir. Bu şu aşamada harcamaları azaltıp cari açığı ve kaynak çıkışını kapatmanın, düşen enflasyona bağlı olarak kur istikrarının da sağlanmasıyla yabancı girişlerinin ve ataletin kırılmasının yegane yoludur. Bu yapılmadığı takdirde Türkiye bir ödemeler dengesi kriziyle karşı karşıya kalabilir. O zamana kadar talep canlı kalır ve görece gerçek ve tüzel kişilikler işlerini kaybetmeden geçimlerini sağlayabilirler fakat bir noktada ortaya çıkacak ani duruş işsizlikte inanılmaz bir yükselişe, firma iflaslarına ve ödemeler dengesi krizine sebep olabilir. Bu senaryolarının ilk senaryoya göre daha hafifi ama rahatsız edici bir seviyesi bundan sonraki süreçte yaşanacaktır fakat uzun vadeli refah artışının sağlanması, Türkiye’nin “kırılgan beşli” olarak tarif edilen ülkeler içerisinden çıkması ve dirençli bir ekonomiye kavuşması; gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesiyle, ekonomide imalat sanayinin toplam GSYH içerisindeki payının %25 düzeylerinden çok daha yüksek düzeylere çekilmesiyle, ihracat ağırlıklı politikalarla, ülke içerisindeki nitelikli iş gücünün ülkede tutulması ve ülke dışındaki nitelikli iş gücünün ülkeye çekilmesiyle ve eğitim politikalarında önemli iyileştirmelerle mümkündür. Dolayısıyla devletçiliği esas alan bir liberal ekonominin benimsenmesi, demokrasinin tesisi ve göçmen politikalarının Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde evriltilmesi uzun vadeli istikrarlı kalkınma için hayati öneme sahiptir. Tüm bunların yapılması ise kaynakları oldukça kısıtlı olan Türkiye gibi bir ülke için hataya yer bırakmayacak incelikte basiretli politikalarla mümkündür. Türkiye’nin gelecekte bu politikaları hayata geçirip geçirmeyeceğini ise zaman gösterecektir.

Bir Cevap Yazın

Bizleri takip etmeyi unutma!

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin