Erken dönem Hristiyan ve Eski Roma tarihine uzanan, çeşitli rivayetleri ile yöresel bir kalıt iken günümüzde küresel bir değer atfedilen sevgililer gününü daha çok, Aziz Valentine’ın Roma İmparatoru 2. Claudius (MS 268-270)’un stratejik despotizmi karşısında genç aşıklar için verdiği mücadele ile tarihlendiririz veya anarız (Khan, 2021). Heteroseksüel evliliklerin Hristiyanlar için önemi ve din ile güzellenen aşkın ve kahramanlık efsanelerinin gücü düşünülürse, Valentine’ın tarihini – diğer rivayetlerin gerçekliği daha az muhtemel görünse de – aşıklar için savaşan bir Aziz‘in öyküsü olarak okumak, küreselleşmiş bir gün olarak kabulünde de önemli bir rol oynamıştır. Fakat gerçekte bugün, birçok eleştirel okuma aracılığı ile kavrayabildiğimiz şey, Aziz Valentine Günü’nü sevgililer gününe dönüştüren araçların, Aziz Nicholas’yı Coca Cola’nın Noel Baba’sına dönüştüren araçlara benzer veya aynı çağdaşlaştırma stratejileri olduğudur.

Kültür Endüstrisi’nin bahsedilen çağdaşlaştırma stratejileri bağlamında kitle iletişim araçlarını kullanarak yeni pazarlar oluşturmada, var olan pazarı canlandırmada, daha fazla kitlesel üretime ve tüketime yönlendirmede oynadığı rolü ayırt edebiliyoruz veya birçoğumuz bunun böyle olması gerektiğini temenni ediyoruz. Kapitalizmin yuvarladığı ve bugün devasa bir boyuta ulaşan kar topuna kaptırdığımız bilişsel yetilerimiz ve varoluşsal ihtiyaçlarımızı düşünmeye kalktığımızda ise uyuşmuş uzuvlarımızdaki kesikler hala canımızı yakıyor ama isyan edemiyoruz. Bu durum tıpkı Black Swan (2010) filminde benliğinin karanlık yönünü ortaya çıkarmak için kırık ayna parçasını kendine saplayarak dans eden Nina’nın talihsizliğine benziyor. Kültür endüstrisini Nina’nın annesinin yerine koyabiliriz ancak bizler 14 Şubat’ta Nina’dan beter durumdayız. Kırık ayna parçasını vücudumuza saplamak şöyle dursun, iğnenin ucundan bile sakınır haldeyiz. Varoluşumuz tehdit altında. Doğayı, hayvanı, yabancıyı, işimizi, eşimizi, dostumuzu sevemiyoruz. Acı çekmekten korkuyoruz, sürekli güvenli bir liman arayışı içindeyiz.

Yaşamın tüm alanlarında görülen şeyleştirme, aynılaşma ve yabancılaşma olguları, modernizmin zorunlu kıldığı duyguların, arzuların ve yaratıcılığın sürekli denetlendiği bir toplumsallaşma biçimi, sevgililer gününü de sevginin bastırıldığı sahte/yanlış ihtiyaçlar sınıfına çoktan soktu (Arık, 2004). Pandemiden bu yana yaşadığımız ekonomik zorluklar ve yalnızlık, nefret ve korku ile birlikte özellikle ulusal olarak güçsüz toplumsal sermayemizin özündeki sevgisizliği belirgin hale getirdi.

Peki, Ne Yapmalı?

Sevgi ve aşk ile ilgili sorunumuz özünde, sevginin öğrenilebilecek yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu kavrayamamaktan, aşka dair sığ ve ezberlenmiş kuşkucu, varoluşsal olarak anlamsız tanımları benimsemekten ve maalesef entelektüel yetersizliğimizden kaynaklanıyor. Bilhassa, hem sevgililer gününe özel hem de aşka dair “erkeksi” kuşkuculuğa cevaben Alain Badio’un Aşka Övgü adlı eserinde sunduğu aşkın tanımı, aşkı yeniden icat etmenin gerekliliği ve aşka dair sorunları “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı olarak değerlendireceğim.

İki’nin Sahnesi: Aşka Övgü

Alain Badiou'nun Aşka Övgü kitabı

“Aşkı yeniden icat etmeli, besbelli.”

Arthur Rimbaud,

Cehennemde Bir Mevsim

Aşka düşmeden âşık olunabilir!”, “Acı çekmeden de pekâlâ âşık olabilirsiniz”

sloganlarıyla karşılaştığı Meetic adlı tanışma sitesinden yola çıkarak aşkı tehdit eden temel öğeleri ve bu öğelerin yaşamın diğer alanlarında süren güvenlik arayışı ile uyumunu vurguluyor Alain Badiou (Badiou, 2011). Aşkın iki temel düşmanı olarak gösterdiği “sigorta sözleşmesi güvenliği ve kısıtlı zevklerin rahatlığı”, rastlantının, acının ve ötekinin varoluşunu keşfetmenin önüne basit bir matematikle çıkıyor: aşık olacağın kişinin burcu, doğum yeri, fotoğrafı, mesleği, ilgi alanları vb. birçok özelliği döküman olarak karşında. En risksiz seçeneği dilediğin şekilde seçebilirsin.

Amerikan askerlerinin “sıfır ölümlü savaş” propagandası ile “sıfır riskli aşk” arayışını aynı dünyanın ürünleri olarak ele alan Badiou, güvenlik tehdidinin (aşkı tehdit eden ilk öğe), aşkın öneminin yadsınması (aşkı tehdit eden ikinci öğe) sorununa sebep olduğunu anlatıyor. Eğer aşk, planlanabilen ve en güvenli haliyle yaşanabilen bir olgu ise, o halde aşk, zevk ve haz arayışından ibarettir ve bu tanım, cinsellik temelinde büyeyen bir kuşkuculuğu tetikleyerek, aşkın özünü oluşturan her türlü “başkalık deneyimini” engelleyecektir.

Alain Badiou

Badiou’ya göre aşkı tehdit eden bu iki öğe ile birlikte Meetic ve “sıfır ölümlü savaş” propagandaları gerçekte riski ortadan kaldırmaz. Aksine, yalnızca ötekini kapsayan, ben-merkezci bir anlayışla var olmaya devam eder. Yani, kendini çağdaş yaşam kurallarına göre yetiştirmiş bir insan için, ötekinin çektiği acı yalnızca onu ilgilendirir. İşbirliğinden, ikilikten uzak, sorumluluğu tek bir kişiye yükleyen bu bencil anlayış aslında Batılı askerlerin, insandışılaştırdığı bir Afgan ya da Filistinli’nin ölümünde de görülür. O Afgan, çağdaş değildir, bu nedenle “sıfırlı ölümlü savaş” güvencesi onu kapsamaz. Sonuçta çağdaş insan bir halkanın ortasında yürür, dışına çıkmaz. Ahlaki uzaklaştırma kapasitesi uyarınca yabancıyı bu sınırdan içeri sokmadan önce benzerlik arar. Sıfatlar birbirine benzedikçe ilişki kurulur ve farklılık ölür. Aşkın tanımı da özünü kaybeder. Çünkü Badiou’ya göre aşk, benzerlikten değil, farktan hareketle kurulur.

Badiou’un “aşkı yeniden icat etmeli” hatırlatması da bu sorunlardan kaynaklanır. Aşkı varolan tanımları ile savunmanın, onu olduğu haliyle korumak demek olduğunu söyler ve aynı zamanda kavramın yalnızca zamanın haleti ruhiyesiyle yaşayacağı çatışmadan değil, bugüne dek yaygın kabul görmüş aşk tanımlarının yanlışlığından da yakınır. Yinelenmeye mahkum olduğundan, düzenlenmiş eş ve evlilik deneyimlerinde görülen tekdüze, cinselliğe dayalı zevk ilişkileri, aşkı sınırlandıran en yaygın ilişki biçimidir der ve ona göre bu düzenleme bozulmalıdır. Hapsedilmiş aşk, tehdit altındaki aşktır ve dolayısıyla “risk ve serüvene dayalı” aşk, yeniden yaratılmalıdır.

Aşkı bir “gerçeklik oluşumu” olarak ele alan Badiou, bu oluşumu İki’nin Sahnesi’nde tanımlar. İki’nin Sahnesi, her türlü yaşantının benzerlikten değil, farktan hareketle algılandığı hem bir deneyim hem de bir deney dünyasıdır. Badiou bu açıklamayı “aşk bir karşı deneydir” sözü ile özetler. Dünyayı sevgiliyle sırt sırta izleyebilmek, onun ayakkabılarıyla yürümek ve bir deneyimi iki başla anlamlandırabilmek, kişinin bireysel olarak başkalaştığı varoluşsal bir yoğunluk halidir. Bu başkalaşma için, kişisel çıkarlar göz ardı edilir ve aşk acısı dahi kabul edilir.

Düşünür, aşkı tanımlarken romantik ve tanrısal aşk anlayışlarına da karşı çıkar. Onları hem gerçek dışı hem de tehlikeli olmakla eleştirir. Örneğin, aşkla ölüm arasında bağ kuran romantik anlayış, sanatsal olarak güzeldir ancak gerçek dünyanın yasalarına uygun bir felsefe sunmaz. Gerçek dünyada aşk, sevgiliyle bir serüvene katılmaktır ve sevgililer önlerine çıkan engellere karşı mücadele vermelidir. Çünkü Badiou’ya göre, aşk bir başkaldırıdır ve kimi zaman acı çekerek aşk ve aşık savunulmalıdır.

Kaynakça:

Arık, M. B. (2004). Bir Kültür Endüstrisi Olarak 14 Şubat Sevgililer Günü. İletişim Fakültesi Dergisi, 79-87.

Badiou, A. (2011). Aşka Övgü. İstanbul: Can Yayınları.

Khan, S. M. (2021). Valentine’s Day. World History Encyclopedia.

Bir Cevap Yazın

Bizleri takip etmeyi unutma!

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Think & Glow sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin