
İlyada destanı, on yıl süren Truva Savaşı’nın son kırk gününü anlatır. Doktora yapmak da aşağı yukarı bir eğitim hayatı için aynı şiirselliği taşıyor.
Ben Gün. Uzun bir yüksek lisansın ardından her iş görüşmesine ayrı blazer-bluz uydurma gayreti sırasında kendini yeniden okumaya geldiği şehrin başka bir kampüsünde bulmuş bir doktora öğrencisiyim.
Lisans düzeyi ağırlıklı olarak bilgi, yüksek lisans biraz daha bilgi ve araştırma şeklinde kat edildikten sonra doktora düzeyi yeni bir aşamayı simgeliyor. O aşama da bildiklerini unutup yeniden öğrenme, yeni sorular sorma ve cevaplar yerine daha çok soru elde etmeye çıkıyor. Doktora, programa katıldığınız alanın tarihinde çizilmiş ilk Cin Ali’den, aşağı yukarı geçen haftaya kadar olan zaman diliminde birikmiş koca bir külliyatı sınırlı bir sürede sindirip üzerine kendi yorumunuzu koymanız şeklinde özetlenebilir. Bununla yetinmeyip işleyerek “elmas gibi ışılda” dediğiniz akademik bebeğinizi Boş Beşik filmindeki travmatik kartal sahnesinden hallice savunmanız gerekiyor. Hayatında entelektüel bir mücadele için yer açma kararlılığı gösteren biriyseniz, er ya da geç doktoranın öncelikleri yönetmek ve dengelemek konusunda iyi bir öğretmen, aynı paydada buluştuğu başka süreçleri de katarsak cesur bir timsah avcısına dönüştüğünü görüyorsunuz.
Dersler tek taraflı bir anlatımdan ziyade bir tartışma şeklinde ilerliyor, her hafta okuyup, sindirmeniz gereken kaynakları görünce “hafta hala 7 gün mü” gibi aritmetik sorgulamalar yaptırıyor. Belirgin bir eğitim sisteminin bir yere kadar refakat ettikten sonra “artık tek başınasın” dediği eşik tam burası. Nasıl öğrendiğinden ve düşündüğünden bağımsız bir şekilde, buranın işletim sistemi bu diyerek öğrenmeyi, düşünmeyi ve yorumlamayı yeniden öğretiyor, öğretemediğini de dışarı atıyor.
Programın kendi talepleri bir yana, genel olarak yükseköğretim uzun süre sonra okula dönmeyi soğuk ve mesafeli karşılıyor. Üniversite yıllarını geride bırakmaya psikolojik olarak hazır yetişkinlere bir kalemde buralarda hala granül kahve, süt tozu, paketli gıdalar gibi 10 yıl önce hayatınızdan çıkmış bazı ürünlerin hala tüketildiğini hatırlatması bir yana, 20li yaşlara dair bireysel ve toplumsal ölçekte psikolojik tahliller yağdırıyor. O nedenle yüksek lisans ve doktora, lisansa kıyasla daha ayrışmış bir sosyal temada devam ediyor.
Bu bireysel serüvene ayakta yolcu alınamayacağı gibi gözlemci statüsünde doktora sürecinizi izleyenlerle ilişkinizde yeni bir parantez açıyor. Akademik süreçlere aşina olmayan çevrenizdeki bireylerle günlük sohbetler gerçek birer ızdıraba dönüşürken, iş bulup çalışmamak veya geleneksel bazı heteronormatif süreçlerden kaçmak için “okunduğunu” öne süren bir zihniyetle hızla kutuplaştığınızı hissediyorsunuz. Hayata karşı bir inkar mekanizması olarak doktora yapılamayacağını, bunun astarının yüzünü geçeceğini anlatmak ne yazık ki mümkün olmuyor. Çünkü öngörülebilir ve mazur görülemez pek çok unsuru bünyesinde taşıyan bir entelektüel tecrübe olarak doktora yapmak, “e iş yok doktora yapayım bari”, ya da “akademisyen olmak için mecburen” gibi etiketlerle başlanabilecek bir gönülsüzlük olmak için fazla meşakkatli ve talepkâr kalıyor. Bu nedenle, bir eylem olarak değil bir tavır olarak öğrenmeye, okumaya ve üretmeye eğilimle altından kalkabileceğiniz ve keşfedilen herhangi bir kısa yolu olmadığını bilerek doktoraya başlamak gerekiyor. Yola çıktıktan sonra fikir ve niyet değiştirmenin de doktora sürecinde oldukça olağan karşılandığını not düşmek istiyorum.
Son olarak, yazının başında İlyada’ya benzettiğim doktora sürecinde, Homeros’un onca “destansı” karakterin içinde savaşın gidişatından sıtkı sıyrılan ve evine dönmek isteyen Odiseus’u kendime yakın bulmak asla tesadüf değil. Savaşın ortasında ılımlı bir bireyciliği bağrına basarak konformizme göz kırpmak ve “ben burada ne yapıyorum” diye sormak biraz da buradan geliyor.







Bir Cevap Yazın