Gain – Şahsiyet 2. Sezon

Agah Efendinin Haluk Bilginer’e Emmy’yi teslim eden performansı kaldığı yerden devam ediyor. Dizinin ilk sezonu öyle aklıma kazınmış ki kaldığım dakikadan devam etmiş gibi hissettim. İki sezon arasında Alzheimer hastalığı ve bakım evinde geçen 4 yılın ardından “şahsi” bir infazın Agah Bey ve ailesine yöneldiği bir eski “tetikçiler çetesi” izliyoruz. Karanlık dönemlere dokunan bu sezonda tempo bazen çok yavaşlasa ve bölümler arası zaman geçişleri “dur bir saniye, kaçırdım” dedirtse de sezonun son bölümünün son 15 dakikası inanılmaz etkileyiciydi.
2. sezonun fragmanına aşağıdan ulaşabilirsiniz:
BluTv Özel – Behzat Ç. Çekiç ve Gül 2. Sezon
Yeni sezonun fragmanı psikolojik tahlil ve tespitlerin bolca yapıldığı, Hayalet, Akbaba ve yeni Harun’un muhabbetlerini daha çok izleyebildiğimiz, yeni karakterleri merak uyandıran bir sezonla devam ediyor. Çekiç ve Gülün Behzat Ç “evreninin” seyir keyfi en yüksek ve en kaliteli kısmı olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu sezonda sanki aksiyon sahneleri ayrı bir güzel.Sezona, tekrar tekrar Pilli Bebek’ten Eylül Akşamı dinleme isteği uyandıran bir Ankara yazı eşlik ediyor.
İlk sezonun incelemesini buradan okuyabilirsiniz.
Sinema – Ölümlü Dünya 2

Sinema biletleri malum, buna rağmen yerli sinemaya destek deyip salonda izledim. Hemen her youtube kanalında bir halkla ilişkiler posterine dönüşen ve tanıtımına ciddi bir kaynak ayrıldığını tahmin ettiğim bu yapım ilk filmdeki gibi Feyyaz Yiğit’in tarzını sevmeyenler bu filmi nasıl izleyecek dedirtti. Filmi izlerken, bu kadroya rağmn çoğu karakterin harcandığını ve ikinci bölümde figürasyondan hallice göründüğünü düşündüm.
Ölümlü Dünya II, ilk filmden daha yüksek bir tempo ve daha sık ve çok daha fazla cinsiyet bazlı küfür eşliğinde izliyoruz. Ölümlü Dünya’nın zekice planlanmış havaalanı sahnesi ve Mermer Merveyi unutturacak Dündar Dinç melodisi gibi yaratıcı ve izlemesi keyifli kısımları varken hastanedeki anons, Serbest’in soloları gibi “inadına” uzun ve “tatsız”, hikayeye bence hiçbir faydası olmayan kısımlarda ise çok sıkıldım.
Youtube – Flutv Yolgezer Serisi

Seri, bir profesyonel dağcı ve yanına aldığı Z kuşağı Robin’in İstanbuldan çıktığı Ağrı Dağı yolculuğunu konu alıyor. Çantaları kendileri taşıdıkları, dağda bazen su bulmakta zorlandıkları son derece hareketli ve tehlikeli bir tırmanışı adım adım izliyoruz. Özellikle kötü hava koşullarında dağcılık en uzak duracağım uğraşken, zirveye yakın karlar içinde Nazım’ın kahve yaptığı manzarayı resmen kıskandım diyebilirim.
Video aşağıda🤗
Netflix – Bodies

Aynı cesedin aynı sokak arasında 30 yıl arayla 4 kez ortaya çıkmasıyla başlayan bilim kurgu polisiyesi. 1870, 1945, 2023 ve 2050 gibi dört farklı dünyaya ait aynı cinayetin soruşturmasını takip etmek çok keyifli. Dizi son ana kadar merak ettirmeyi başarıyor, dönemler arası geçişte tempo hep yüksek. İngiliz polisiyesi dozunu almak için birebir.
Netflix – The Crown: 6. ve Son Sezon

Artık hikaye yaşımızın yeteceği “tanıdık” zamanlara geliyor. İlk kısımda Diana’nın son aylarını detaylı bir şekilde izliyoruz. Dizi Diananın medya tarafından uğradığı tacizin ve neredeyse 30 yıldır konuşulan bir kazanın insani sonuçlarına odaklanmış. Ayrıca iki genç insanın kraliyet gibi bir kurum karşısında modern bir dünyada nasıl yetiştiğine dair yerinde tespitlere yer verilmişti. William ve Kraliçe arasındaki diyaloglar bunu çok güzel özetlemiş.Bu sezonla hem hikayeye hem II. Elizabeth e şiirsel bir şekilde veda ediliyor demek doğru olur.
Bonus – Seyahat Filmleri

Aralık ayı içerisinde bir tren yolculuğu yaptığım sırada kamu spotu gibi çekilen romantik komediler Netflix’e, toksik aile dizileri televizyona doluşmadan yıllar önce Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin başrolünü paylaştığı film serisini ve seyahat hikayelerini hatırladım ve farklı farklı ritim ve hikayelere sahip otomobil ve tren yolculuklarını konu alan filmlerden en sevdiklerimi seçtim.
Otomobil Yolculuğu temalı filmlerde favorim, hem güldürüp hem hikayenin gidişatını merak ettiren, Ali Atay imzalı “Limonata” geliyor. Hikaye çok tanıdık olmakla birlikte, İstanbullu Selim ve Makedonyalı Sakıp arasında ani gelişen bu “kardeşliği” ve zoraki yolculuğu izlemek çok keyifliydi. Bir başka yol filmi olan Tolga Karaçelik imzalı “Kelebekler” ise babalarının yanına giden birbirine yabancılaşmış üç kardeşi anlatıyor.

Yabancı yapımlar içinde Nepal manzaralı ve insanın canını mandalinalı kek çektiren, Ben Stiller başrolünde Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı, romantik komediye göz kırpsa da yıllık Güney Fransa ve bağ evi dozu için izlediğim, biraz da turist populizmine karşı tavrını sevdiğim Marion Cotillard- Russell Crowe eşliğindeki “A Good Year” öne çıkıyor. Paul Rudd başrolündeki, bu kez Orta Amerikada geçen bir başka yol filmi, tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş bir genç adamın yeni yardımcısıyla yolculuğunu konu alan “Fundementals of Caring” izlenebilir.

Tren Yolculuğu ve filmler denince ilk sıraya benim için Hercule Poirot eşliğinde “Doğu Ekspresi” oturuyor. Kenneth Branagh’ın yeni yorumuyla bir solukta izleniyor ve bir noktada kendimi kitabı okumuş olmama rağmen sürpriz ararken buluyorum.
İkinci sırada benim için pencere yanında kahve içerken kitap okuma hissi uyandıran “İşe Yarar Bir Şey” geliyor. Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve kısa ancak efsane bir rolde Yiğit Özşeneri izlediğim, Kordon manzarası eşliğindeki bu ağır başlı film, aynı trende yolculuk etmeye başlayan iki kadının yasadışı bir plana uzanan hikayesini konu alıyor.
“Yarına Tek Bilet”, Netflix’te çıktığı hafta izlediğim ve ne yazık ki tren yolculuğunun bile çare olmadığı, klibimsi temposuyla bana hitap etmeyen bir başka örnek.







Bir Cevap Yazın