
Hücre; vücudu oluşturan en küçük yapı.
En temelde hepimiz hücrelerden meydana gelmekteyiz. Hücrelerin bir araya gelmesiyle dokular, dokular ile organlar, organların birlikteliği ile de sistemler oluşmaktadır. Sistemlerin tamamı ise vücudu var etmektedir.
Şimdi bunu hayal etmeye çalışalım. Vücut yaklaşık 30 trilyon hücreden oluşuyor. Her biri kendi içinde belirli görevler yapan 30 trilyona yakın hücre. Ve bu hücreler inanılmaz bir iletişim ağı sayesinde işbirliği ile çalışmakta. Yani ayak tabanındaki deri hücresi ile saçın altındaki deri hücresinin birbirinden haberi var. Hepsi bir bütün. Ve işleyişleri birbirlerinden ayrılamıyor.
Tıpkı birbirine bağlı birçok dişli çark sistemleri gibi. Büyük küçük fark etmeden her bir çarkın çalışması bir diğer çarkın çalışmasını etkiliyor.
İşte vücudun çarkları olan sistemlerin temel yapı taşı hücrelerdir. Hücre; organeller, sitoplazma ve hücre zarından oluşur.
Hücre ne hücresi olacak, ne iş yapacak, hücrenin içine hangi mikro besinler girebilir veya hücre ne üretecek hepsini belirleyen yapı ise hücre zarıdır. Hücre zarı hücrenin adeta kimliği niteliğindedir.
Ve bu zar ne kadar iyi çalışır ise hücre o kadar sağlıklı dolayısıyla sağlıklı hücrelere sahip doku, organ ve sistemler de iyi çalışırlar.

Fakat bir şekilde (kötü beslenme, yanlış yaşam şekli, uykusuzluk, katkı maddeleri, toksinler, sigara, alkol, stres vb. sebepler ile) hücre yapısı bozulmaya başladığında hücreler arası iletişimde bozulmalar meydana gelir ve hücre bazında vücutta işler yolunda gitmemeye başlar.
Kişi işlerin yolunda gitmediğini ancak bardak taştığında yani hastalık niteliğinde bir sağlık durumu yaşanınca fark eder.
Sabahları yataktan kazınır gibi uyanmak, her yemek sonrası yaşanan uyku hali, şişkinlik hissi, uykuya dalmakta yaşanan güçlük, kabızlık, baş ağrıları, anksiyete, nedeni bilinmeyen infertilite, alerjiler, dikkat eksikliği vb. aslında hepsi iyilik halinin dışında bulgular.
Modern tıpta hastalandığınızda, rahatsızlığınız ile ilgili bölümün uzmanı hekime gidersiniz, hekim sizin muayenenizi yapar, tetkikleri inceler ve tanınızı koyarak tedavinizi düzenler. Bu yöntemin eksik yanı artık hastalık durumuna gelmiş ve tanısı konulan sağlık durumlarının yaşanmasındaki kök nedenlerinin göz ardı edilmesidir.
Örneğin; mide yanması şikayeti ile alanında uzman hekime gittiniz, hekim şikayetinizi dinledi, tanınızı reflü olarak belirleyerek mide asidini baskılayan bir ilaç reçete etti. İlacı kullandınız ve şikayetiniz 2-3 ay dindi. Semptomunuz bir süreliğine sessizleşti. Peki iyileştiniz mi?
Tabi ki hayır ! Sizin neden mide yanması yaşadığınız, bunu neyin tetiklediği göz ardı edildiği için ilaç bittiğinde siz aynı şikayeti tekrar yaşayacaksınız.
Çünkü hala aynı şekilde besleniyor, aynı şekilde yaşıyorsunuz yani hücre bazında vücutta herhangi değişim yok. Oysa kişi değerlendirilirken vücudun verdiği sinyaller doğru okunabilirse ve insan doğasını bilerek ona uygun olarak tedavi planlanabilir ise kalıcı bir iyileşme sağlanabilir.
Dolayısıyla sizi hasta eden öykünüz değişmediği için öykünüzün sonucu olan hastalığınızın tekrar etme ihtimali yüzde yüze yakındır.
Reflü gibi hastalıklar bir günde oluşmaz. Bugün reflü tanısı alan bir kişinin hastalığının temeli en az birkaç yıl öncesine dayanır. Sadece modern tıp bu belirtileri görmüyor ya da göremiyor. Bu sebeple kişi sanki dün reflü değildi de bugün birden reflü tanısı almış oluyor.
Oysa ki tahlilleri düzenli incelendiğinde uzun süredir mikro besin eksikliklerinin olduğu, gıda hassasiyetleri, unutkanlık, uykusuzluk, sedanter yaşam tarzı, kötü beslenme alışkanları, yemeklerden sonra yaşanan uyku hali, yönetilemeyen stres, hepsi uzun zamandır vardı.
Ama artık bardak taşınca kişi hastalık tanısı aldı.
Kişiye tanı koymak ve hastalığın semptomlarını bastırmak yerine, hastalıkların kök sebeplerine odaklanıp, kişide hücresel iyileşmeyi amaçlayarak tedavi etmeyi sağlayan bakış açısına “fonksiyonel tıp bakış açısı” diyebiliriz. Ve fonksiyonel tıp alternatif bir tıp değil; bizzat tıbbın kendisi, en yalın hali, özüdür.
Fonksiyonel tıp ile mide asidini iyileştirme, reflüden ve birçok mide hastalığından korunmak; diyet değişikliklikleri, hatalı yaşam alışkanlıklarının revizyonu, stres yönetimi, hatalı ilaç kullanımı ve eksik mikro besinlerin yerine konulması ile sağlanır.
Reflüde sorulması gereken soru “Neden mideden yemek borusuna asit kaçağı oluyor? Alt özofagus sfinkterini güçlendirmek için neler yapmalıyız?” şeklindedir.

Bu pencereden bakıldığında ne tüketildiği önem kazanıyor. Sindirimi iyileştirecek enzimleri, safrayı ve mide asiditesini destekleyecek yiyecekler tüketilmelidir.
Fonksiyonel tıp bakış açısı ile reflüden kurtulmak birkaç öneride bulunmak gerekirse;
- Doğal enzim içeren ananas, avokado, sarımsak, zencefil kivi gibi besinleri beslenmenize ekleyin.
- Aç karnına 1-2 tatlı kaşığı tahin tüketin.
- Mide asidini desteklemek için fermente ürünler tüketin.
- Alkol, sigara ve aşırı kafein tüketiminden kaçının.
- Yemeklerle birlikte su tüketmeyin.
- Tek seferde büyük porsiyonlarda öğün tüketmeyin.
- Aşırı yağlı, soslu ve baharatlı ürünler tüketmeyin.
- Yemeklerden sonra yatar pozisyonda oturmayın.
- Sıkı kemer ve giysilerden kaçının.
- Stres yönetimi konusunda kendinizi geliştirin, gerekiyorsa uzman desteği alın.
Otoimmün zeminli kronik hastalıkların tümünde medikal tedaviden önce yaşam tarzı tedavisine odaklanmayı ve hastalık yapan öyküyü değiştirmeden tedavinin sağlanamayacağını unutmayın.
Sevgiler.
Kaynakça:
- AM Valdes, L. Walter, E. Segal ve TD Spector, Beslenme ve sağlıkta bağırsak mikrobiyotasının rolü, BMJ [Br. Med. J.] , 2018, 361 , 36–44
- Terapötikler Ve Klinik Risk Yönetmek 2021:17305–323
- Dr. Mustafa ATASOY, Fonksiyonel Tıp Kitabı
- Kıran, K.; Asad, M. Sıçanlarda Sesamum indicum L. tohumunun ve yağının yara iyileştirici aktivitesi . Hintli J. Uzm. Biol. 46 , 777–782.
-Betül Bahadır







Bir Cevap Yazın